Pages

Komedi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Komedi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10.01.2011

Eyvah Eyvah 2 (2011)


Bazen iyi bir film yapmak için, milyon dolarlak harcamak, Amerikalara gitmek ya da kocaman ilanlarla filmi pazarlamak gerekmez. Bazen, sıcacık bir hikaye, içine biraz Ege, biraz da güzel insan hikayeleri ekleyerek muhteşem bir sonuç elde edilebilir. İşte Eyvah Eyvah 2, bu özellikleri sonuna kadar taşıyan bir film. Yada ben duygusal davranıyor olabilirim. Çünkü, annanem ve dedem birer Çanakkale'li olararak yıllardır Geyikli'de oturuyolar ve benim çoçukluğum ve gençliğimin yaz ayları hep bu filmin sahnelerinde gördüğünüz o güzelim yerlerde geçti. Neyse bu kadar kişisel enformasyon ve nostalji yeter:) Filme geri dönersek eğer, ilk filmin oyuncu kadrosu ile ikincisi nerdeyse aynı. Senaryo ve yönetmen de değişmemiş. İlk filmde, babasını sağ salim bulan Hüseyin Badem içi rahat bir şekilde Geyikli'ye ve Müjgan'nına dönmüştür. Hatta yanında sevgili Firuzan Abla'sını bile getirmiştir. Tam aşkını, Müjgan'a açmaya karar veren Hüseyin'in karşına bu sefer de birsürü engel çıkar. Sağlık ocağına yeni atanan doktor, Müjgan'ın yarbay emeklisi babası ve insan tacirleri vs. Her detayı başarı ile işlenmiş, muhteşem oyunculukların görsel ziyafetler ile bütünleştiği bir film olmuş. Kuzey Ege, insanın kusursuza yakın doğası ve yaşantısı da filme çok başarılı bir şekilde yansıtılmiş. Filmden aklıma kalan detayları aşağıda sıralıyorum;

- trakyalı şhrek ve köy yumurtası:) Firuzan'ın, Hüseyin'e taktığı lakaplar.
- al kızını koy çuvala, salla salla vur duvara şarkısı:)
- emekli asker babanın, kendini kışlada sanan tavırları..
- ispanyol ismail'in zorlama ispanyol şarkıları
- özge borak'ın doğal ve sevimli gülücükleri :)
- dede rolünde ki salih kalyoncu'nun muhteşem oyunculuğu!!
- ve güzelim Çanakkale!!!

5.01.2011

Cyrus (2010)


Cyrus, drama yönü kuvvetli olan bir komedi filmi olarak öne çıkıyor. Mark ve Jay Duplass kardeşlerin birlikte çektikleri filmin başrollerini ise şu isimler paylaşıyor; Marisa Tomei, Jonah Hill, Jonhn C. Reilly ve Catherine Keener.

John (Reilly) 40'li yaşların sonlarında kendi halinde yaşayan, sürekli kaybeden olmaya alışmış bir erkektir. Boşandığı karısının başkası ile evlenme kararı alması John'un hayatını daha da içinden çıkılmaz bir hal almasına neden olmuştur. İşte tam bu anda, John bir davette Molly(Tomei) ile tanışır. Molly son derece seksi ve alımlı bir kadın olmasına rağmen kendi tabiri ile 'Shrek' John ile takılmaya başlar. Aralarında muhteşem bir utum başlasada karşılarında devasa bir sorun vardır. Cyrus (Hill) Molly'nin işe yaramaz , annesine tutku ile bağlı olan, tabiri caizse koca bir bebektir. Molly ise aşırı duygusal biridır ve Cyrus'a karşı bir zaafı vardır. Buna rağmen hayatında ki iki erkek arasında bir balans oluşturmaya çalışırken bu kocaman iki erkek çoçukça oyunlar ile onun tek hakimi olmak için savaşa çoktan tutuşmuşlardır bile.

Komedi unsurları çok göze batırılmayan. Bağımsız Amerikan Filmi havası heran hissedilen, ilginç mizah anlayışı ve oyunculukları ile dikkat çeken bir yapım. Kesinlikle tavsiye ediyorum, kaçırmayın derim...

28.12.2010

You Will Meat A Tall Dark Stranger (2010)


Allen, geçen yıl Whatever Works ile New York'a geri dönmüş ve birçok sinemasever de büyük bir beklenti oluşturtmuştu. Fakat, Whatever Works'un beklenilen çıkışı yapamaması, heralde ünlü yönetmenin rotasını ikinci memleketi Londra'ya çevirmesine neden oldu. Pek ilginç sayamayacağımız, alışıla gelmiş Woody Allen'ın tarzının her an hissedildiği film, bir grup Londra'li yetişkinin hayatlarından kesitler sunuyor. Hayatlarından memnun olmayan çiftler, yeni ilişkiler, cinsel arayışlar ve muhteşem Londra manzaraları ise filmin henel hatlarını belirliyor. Filmin diğer dikkat çeken noktası ise güçlü oyuncu kadrosu oluyor. Kadroda şu isimler yer alıyor, Antony Hopkins, Antonio Banderas, Naomi Watts, Josh Brolin ve Gemma Jones. Genel hatları ile eğlenceli ama seyirciye yeni birşeyler vermeyen sıradan bir Allen filmi. Çıtayı çok yükseltmeden ve beklentisiz bir şekilde izlenmeli...

8.12.2010

The Kids Are All Right (2010)


Cinsel tercihler ve sıradışı bir Amerikan Aile yapısına odaklanan, The Kids are All Right. Öncelikle, zengin oyuncu kadrosu ile dikkati çekiyor. Başrollerini, Anette Benning, Julianna Moore ve Mark Ruffalo'nun paylaştığı filmin yönetmenliğini ise Lisa Cholodenko üstleniyor.Hikaye, iki lezbiyen evli kadının, yıllar önce aynı donörden sahip oldukları, iki ergen çocukları ile yaşadıkları hayatı ve sorunları odak nokta olarak seçiyor. Her ne kadar gay olsalarda Nic ve Jules, straight gibi davranan, çocuklarının geleceği için onların gençlik ateşlerine ket vurmaya çalışan ama özel hayatlarında erkek eşcinsel pornoları izleyen ilginç bir çifttir. Bu ilginç Amerikan Ailesinin başı, çocukların biyolojik babalarını aramaya geçmeleri ve bulmaları ile daha da değişir. Paul (Ruffalo), herkesin düşündüğü gibi kaba saba yada evsiz bir dilenci değildir. Aksine, hayatın eğlenceli ve güzel yönlerini görmeyi başarabilmiş, işinde başarılı yakışıklı bir adamdır. Paul ailesizlik özlemini, şans eseri sahip olduğu iki çoçuğu ile zaman geçirerek atlatmaya çalışırken. Çocuklardan Laser annessi Jules (Moore) ile de ilişki yaşamaya başlar. İşte işler bu noktada çalışır, Nik erkek aslan misali pençelerini çıkarır ve hem kadınını hem de çocuklarını bu tehlikeli adamdan korumaya çalışır. Tam olarak neye hizmet ettiğini anlayamadığım ilginç bir film, bir eşcinsel çift bu kadar straight davranıyorsa özel hayında neden eşcinseldir ki o da garip bir paradoks. Neyse, çok kurcalamayalım, demek ki Amrikan Aile yapısına yeni kavramlar girdi ve bizim haberimiz yok...

22.11.2010

Going The Distance (2010)


Uzun zamandır romantik-komedi izlememenin verdiği bir hevesle izledim Going the Distance'ı. Başrollerini, Drew Barrymore ve Justin Long'un paylaştığı yapımın yönetmeni ise, Nanette Burstein. Film, 2000'li yılların sonlarına doğru ilişki çeşitlerinde yerini almış uzak mesafe aşkı'nı konu alıyor. Bireylerin kariyer odaklı yaşamları zaman zaman şehir değiştirmelerine hatta ülke değiştirmelerine bile neden oluyor. Geride bıraktıkları aşkı ise gelişen teknoloji sayesinde hiç ayrılmamış gibi yaşamaya çalışıyorlar. Tabiki sadece bir kaç aylığına, daha sonra bireyler yaşadıkları sanal birliktelikten sıkılıyor ve ilişkileri ya bitiyor, ya da bir taraf fedakarlık yapıp diğerinin yanına gidiyor. İşte filmimizin basitçe bu konu üzerine kurulu. Erin ve Garrett, New York'da tanışmış ve ilişkileri aşka dönüşmüş bir çifttir. Erin'in iş için Californiya'ya gitmesi ilişkileri açısından dönüm noktası olur ve çiftimiz uzak mesafeli aşkı yaşmaya başlarlar. Zamanla yaşadıkları heyecan , sıkıntı ve ızdırıba dönüşmeye başlar ve ilişki hakkında karar alınması gereken an gelir... Konu olarak güzel dursada, kurguda ki eksiklikler, filmin sıkıcı ve durağan yapısı, filmi vasat altı kılıyor. Ayrıca, başrol oyuncuları Justin Long ve Drew Barrymore bana göre pek uyumlu bir ikili değil ve oyunculukları ortalamanın altı. Herşeye rağmen, boş bir vakitte izlenebilir, iyi seyirler...

12.11.2010

The Extra Man (2010)


The Extra Man'i, son günlerde izlediğim en ilginç filmlerden biri olarak belirtebilirim. Yönetmenliğini, Robert Pulcini ve Shari Springer Berman'ın üstlendiği film, Jonathan Ames'in aynı adlı eserinden beyaz perdeye aktarılmış. Kevin Kline ve Paul Dano ise başrolleri paylaşıyor. Yardımcı rollerde ise, Katie Holmes, John C. Reilly ve Celia Weston gibi isimler karşımıza çıkıyor.

Tür olarak belli bir kalıba pek sığmayacak ama genel olarak absürd-komedi tadında olan bir yapım. Film, Princeton'da araştırma görevlisi olan, Louise Ives'in hayatında yaşadığı gelgitleri ve ne olmak istediğin seçme konusunda yaşadığı sıkıntıları anlatıyor. Louise, ya Fitzgerald'ın romanlarında ki gibi bir centilmen olacaktır ya da cinsel hazlarına ket vurmayan özgürlükçü bir birey. İşte tam bu noktada, Princeton'da ki görevinden ayrılan Louise, hem ne istediğine karar vermek için hem de yazar olabilme ümidi ile New York'a gelir. New York'da çılıgın ve deli dolu bir oyun yazarı olan Henry Harrison ile aynı evi paylaşmaya başlayan Louise, zamanla bu ihtiyar adamla yakınlaşır ve dost olur. Henry'nin işi New York'lu yaşlı ama zengin sosyetik bayanlara eskortluk etmektir. Louise, ilk başlarda bu işi yadırgasa da Henry'e eşlik etmeye başlar. Diğer yandan ise, bir vahşi yaşam dergisinde iş bulan Louise,kalbini kaptıracağı Mary ile burda tanışır.

Absürd-komedi filmlerden hoşlananlara tavsiye edilebilecek eğlenceli ve komik bir film. Ayrıca, Kevin Kline ve Paul Dano'nun oyunculukları da çok dikkat çekici ve başarılı. İyi seyirler...

11.11.2010

Greenberg (2010)


The Squid and The Whale ile adını duyuran yönetmen Noam Baumbach'ın, senaryosunu eski eşi Jeniffer Jason Leigh ile oluşturdukları, Greenberg filmi pek dikkat çekmeyen ama vurucu nitelikleri olan bir yapım. Başrollerini, Ben Stiller ve Greta Gerwig üstlendiği film, genel olarak depresif ve hayatta istediğini bir türlü yakalayamamış insanların yaşama çabaları üzerinde dönüyor. Zaman zaman sıkıntı vermiyor değil ama, gerek Stiller'in başarılı oyunculuğu, gerek mizah yönü taşıyan karakterler gerekse de Californiya'nin kış güneşli sonbahar havası, izleyiciyi tatmin ediyor. Zira, bu tempo ile filmin New York veya Boston'da filan geçtiğini düşünemiyorum. Neyse, filmin konusuna dönersek eğer; Roger Greenberg(Ben Stiller), orta derece bir Rock Star olma şansını zamanında kaybetmiş. Psikolojik problemler yaşayan, hayatta bir türlü düzen ve yol tutturamamış 40'li yaşların başında bir adamdır. Bir süreliğine hiçbir şey yapmamak ve hayatını gözden geçirmek için, erkek kardeşinin Los Angeles'da ki evine taşınır. Kardeşinin, Vietnam'da olması nedeni ile hafif bir yalnızlık yaşayan Roger, yalnızlığını eski arkadaşları ve kardeşinin asistanı Florence ile atmaya çalışır. Florence, 20'li yaşların sonlarında duygusal açlık yaşayan, iyi niyetli bir kızdır. İkilinin zamanla arasında duygusal bir haraketlenme oluşur ve film süprizsiz ve sessiz sakin bir şekilde biter. Greenberg, herkese tavsiye edebileceğim bir film kesinlikle değil. Ama, yeni dönem Amerikan Bağımsız Sinemasın'dan hoşlanan ve depresif filmleri kaldırabilenler kesinlikle izlesinin.

Filmden bir kaç vurucu replik:

-florence: do you think you could love me?
roger: i.. i don't know, florence.

-ivan schrank: youth is wasted on the young.
roger greenberg: i'd go further. i'd go: life is wasted on people.

-roger: hurt people, hurt people...

20.09.2010

Les Aventures extraordinaires d'Adèle Blanc-Sec (2010)


Fransız yönetmen Luc Beson beni yine şaşırttı. Çok değil daha bir ay önce, From Paris With Love filmi ile benden çokça eleştiri almıştı. Ama, yeni filmi les extraordinaries avantures d'Adele gerçekten çok eğlenceli ve güzel bir film. Filmin, öncelikle bir çizgi roman uyarlaması olduğunu belirmek istiyorum.Besson, Jacques Tardi'nin eserini aslına sadık kalarak sinemaya aktardığını ve yazarı çok zor ikna ettiğini açıklamış. Fantastik-komedi dalında son senelerde izlediğim en iyi filmlerden bir olan, Adele'nin Olağanüstü Maceraları aynı zamanda görsel bir zengiklik de sunuyor. 1912 yılında geçen film, maceracı yazar Adele Blanc-Sec'in macerlarına odaklanıyor.Adele hastalığına çare bulunamayan kardeşi Agathe'yi kurtamak için, Mısır'a gidip 2.Ramses'in doktorunun mumyasını bulmaya çalışır. Mumya'yı bulup onla birlikte Paris'e kadar gelir ama onu canlandırabilecek tek kişi olan Esperandieu idam cezasına çarptırılmıştır. Adele bir yandan Esperandieu'yu hapisten kurtarmaya çaışırken, bir yandan da Paris'i birbirine katan 136milyonluk bir yumurtadan çıkan dinozor cinsinide ehlileştirmek durumundadır. Adele bütün hepsini başarır ama bu sefer hiç beklemediği bir süprizle karşılaşır. Fantastik-komedi seven herkese tavsiye edebileceğim, sinemalar da izlenecek güzel bir film. iyi seyirler

19.09.2010

12:08 East of Bucharest (2006)


İş nedeni ile yıllardır Romanya'ya gidip gelmişimdir. Bu süreç 2005'den bu yana da devam etmektedir. Bu ziyaretlerimde sürekli olarak Rumen'ler den devrim hikayelerini dinledim ve Çavuşesku dönemine ait bilgiler edinmeye çalıştım. Hepimizin bildiği üzere, Romanya 22Aralık 1989'da çok kanlı bir devrim ile Kominizm'den çıkıp yeni dünya düzeni olan Liberalizme giriş yaptı. Tam olarak bu devrimin üzerinden 20yıl geçti, Romanya bir AB ülkesi oldu ama değişmeyen ve aynı kalan ve için için Kominizmi hissettiren o kadar şey var ki bu ülkede, gidip görülmesi gerekir. Yıkılıcak gibi görünen harebe gibi evler, fakirlik, şehirler arası birçok yolun tek gidiş tek geliş olması vs. Hatta konuştuğum ve sayısal olarak belirtmem gerekirse halkın %60'ı eski yönetimin daha iyi olduğunu söylemekte ve devrim'e sayıp sövmektedir.

Neyse bu kadar genel bilgi verdikten sonra filme geçşek iyi olur, film 2006yapımı. Fimin, yönetmenliğini ve senaryosunu ülkenin yükselen ismi, Corneliu Promboiu üstleniyor. Bükreş'in doğusunda kalan küç bir kasaba da yerel bir televizyon da sunucu olan Jderescu, devrimin 16.yılında bazı soruların cevabını aramaktadır. Cevabını aradığı sorular ise şunlardır, kasaba da gerçekten devrim oldu mu? yani Çavuşesku saat 12.08 'de Timişora'da öldürülmeden önce bi ayaklanma oldu mu? ve olduysa başrollerde kim vardı? Bu cevapları yanında ki iki konuğuyla almak isteyen, Jdrescu'nun programı bi süre sonra tam bir balkan insanı davranışlarının kesiti olarak gözümüze çarpar. Konuklarına, hemen parlayan sunucu, sunucuya küsüp programı terk eden konuklar, telefondan sunucuyu tehdit eden bir seyirci vs.

Durum komedisinin iyi bir örneği sayılabilecek bu film, zaman zaman öne çıkan absürd ve dram öğeleriyle de dikkat çekiyor. Devrim sürecinin içine girmeyen, daha çok insanların devrim günü ne yaptıklarını sorgulayan siyasi film olmaktan uzak bir yapım. Herkese tavsiye edebileceğim,ama özellikle, Romanya ve Balkan filmlerini ve insanlarını sevenlerinin kaçırmaması gereken bir film. İyi seyirler.

18.08.2010

Sleepless in Seattle (1993)



Geçen günlerde bir müzik marketi gezerken buldum bu filmi. Yıllar önce, tahminim 1996yılıydı heralde ilk defa yılbaşı arifesinde Show Tv'de izlemiştim. 10yaşında olmama rağmen çok eğlenceli ve romantik bulmuştum bu filmi. Tabi sonra koca atlası açıpta, Seattle'i ve Baltimore'u araştırmama da vesile olmasıda cabasıydı. Daha öncede söylemiştim, 90'li yıllar Hollywood yapımı romantik ve komedi filmlerini çok severim. O daha saf olan duygusal beklentiler, arka fonda çalan muhteşem soul ve jazz müzikler, havaya balonlar fırlatılan yılbaşı baloları ve uzun geniş pardasülü ablalar ve abiler,bu detayların hepsi beni benden alır ve çoçukluğuma götürür. Ve, ne güzeldi o 90'lar dedirtir. İşte, karşımızda bu filmlerden biri var. Yönetmenliğini, When Harry met Sally ve You ve got mail ile tanıdığımız Nora Ephron'un üstlendiği filmin, oyuncu kadrosuda bir o kadar geniş. Tom Hansk (Sam) ve Meg Ryan (Annie)'yi başrollerde görüyoruz. Diğer oyuncular ise; Bill Pullman, Ross Malinger ve Victor Garber'i görüyoruz.



Eşini kısa bir süre önce kaybetmiş olan Sam (Tom Hanks)oğlu Jonah ile başbaşa kalmıştır. Bir yandan küçük oğluyla ilgilenmek zorunda olan Sam bir yandanda eşinin hatıraları ile yaşaması, hayatını zorlaştırmaya başlamıştır. O da çareyi, tası tarağı toplayarak, Seattle'a taşınmakta bulur. Bir gece, oğlu Jonah, ulusal bir radyo programına katılır ve babasının yeni bir eşe ihtiyacı olduğundan bahseder, işte o anda tüm hayatları bir değişim sürecine girer. Amerika'nın dört bir yanından Sleppless in Seatlle'a yani Sam'e mektuplar gelir. Hepsi nerdeyse aynı derecede tek düze ve basittir sadece biri hariç, Baltimore'dan Annie'nin (Meg Ryan) mektubu dışında. Aslında, Annie'de evlenmek üzere olan genç bir kadındır, ama bir sihir aramktadır işe o sihir, belkide çok uzaklarda Seattle'da dır. Ama, bu sihir birleşme için gerekli bağlantıyı küçük Jonah yapacaktır ve bu birleşme pek de kolay olmayacaktır:)



Bir çok Hollywood yapımı romatik komedi filminin, kimi zaman örnek aldığı, kimi zamanda içinden alıntılar yaptığı, küçük ve samimi bir film. Tavsiyem, romantik-komedi sevenlere, eğer sevmiyorsanız sıkıcı ve klişe bulabilirsiniz. İyi seyirler...

30.06.2010

Did You Hear About The Morgans?


Uzun zamandır, Hugh Grant'i hiçbir filmde görmediğim için filme karşı ufakta olsa bir beklentim oluşmuştu. Ama nedense, Jessica Parker'ın filmde ki partneri olduğunu duyunca bayağı bir üzülmüş ve beklentilerimi bir kenara bırakmıştım. Yinede, merağıma yenik düşüp, filmin dvd'sini alma gibi bir gaflette bulundum. Filmin başrolleri bildiğimiz üzere, Hugh Grant ve Sarah Jessica Parker üstleniyor. Yönetmenlik koltuğunda ise, Marc Lawrence oturuyor. Filmi, kabaca özetlemek gerekir ise; Meryl (Parker) ve Paul(Grant) iş hayatlarında başarılı ve belli bir kariyere sahip bir çifttir. Ama tipik, New Yorker tripleri ve klişeleri bu muhteşem çifttimizde de mevcuttur. İkiside tam bir işkoliktir, özel hayatlarında derin sorunları, iletişimsizlikleri ve kısırlık problemleri vardır. Tam ayrılma arifesinde olan bu ikili, ilişkilerini gözden geçirmek için buluştukları bir anda, istemeden de olsa bir cinayete tanık olurlar. Bu dakikadan sonra, bütün ipler artık federallerin elindedir. Fedarellerin , zoru ile kimsenin tahmin edemiyeceği, sessiz sakin bir Orta Amerika kasabasına, tanık koruma programı ile gönderilerler. İlk başte yabancı ve teknolojiden uzak olan bu kasaba hayatı, ikilinin arasında ki diyaloğun tekrar doğmasına ve sevgilerinin tekrar yeşermesine neden olur, bu arada peşlerinde ki acımasız katilde onları amansız bir şekilde takip etmektedir... Filmin, ilk on dakikasını izleyen, filmin nasıl devam deceğini, hatta sonunu bile bire bir tahmin edebilir. Gereksiz yere para harcanmış ve gereksiz yere sinemalarda yer kaplamış bir film, tavsiyem boşuna zaman kaybetmeyin...

23.04.2010

Vavien


Şok içersindeyim, dün gece filmi izledim ve kendi kendime kızıyorum saatlerdir, nasıl kaçırdım ben bu muhteşem filmi diye. Yıllardır, hep aradığım ama bulamadağım tadı ilk defa bir Türk Filmin de yakaladım. Çok ince ve kurnazca hazırlanmış senaryo, başarılı görüntü yönetmenliği ve muhteşem müzikler. Tabiki, oyunculukları da unutmamak lazım, Settar Tanrıöven ve Binnur Kaya tam anlamıyla döktürmüşler. Engin Günaydın ve Serra Yılmaz'da yine başarılı oyunculuklar çıkarmışlar.

Sıradan Anadolu insanı ve onun yaşatısını konu alan film. Ayrıca, kasaba esnafının hayatını da çok güzel bir şekilde işliyor. Engin Günaydın'ın abisine ait olan, Erbaa'da ki elektirikçi dükkanı da, bu film için biçilmiş bir kaftan gibi. Konuya gelirsek eğer, Celal kasaba da küçük bir elektrikçi dükkanına sahip olan, sıradan bir adamdır. Karısı ve oğluyla birlikte mutsuz bir yaşam süren Celal'in tüm eğlencesi abisi Cemal ile Samsun'a pavyona gitmektir. Karısı Sevilay ise, tüm zamanını evinde geçiren ve kocasını mutlu etmeye çalışan bir kadındır. Ama, Celal'den gizli Almanya'da ki babasının gönderdiği paraları biriktirmektedir. Borç batağı içinde ki Celal'de bu parayı bir çıkış yolu olarak görür ve sinsice bir plan hazırlar ama işler daha da içinden çıkılmaz bir hal alır ve tarji-komik olaylar birbirini izler...

Her detayı ile izleyiciyi şaşkına uğratan bir film. Öncelikle Vavien metaforu filmde çok başarılı bir şekilde yansıltılmış ve senaryo vavien metaforu üzerine oturtulmuş. Celal'in yaşadığı gelgitler, Sevilay'ın hayata geri dönüşü ve abisi Celal'in üstlendiği Vavien rolü tam anlamıyla şahane. Ayrıca, Celal'in neon çakmağı, porno arşivi, cinayet provası, otomatik açılan kapı, Anadolu pavyonu detayları, inşaat açılışın da ki beyaz, turuncu, mavi(akp'nin renkleri) balonlar, hepsi tam anlamıyla süperdi... Taylan Biraderlere ve Engin Günaydın'a sinemamıza böyle önemli bir kara mizah örneği kazandırdıkları için minnetlerimi sunuyorum...

12.04.2010

Fantastic Mr. Fox


Kendine has tarzı olan ve bu tarzından pek taviz vermiyen yönetmenleri çok severim. İşte bu noktada, Wes Anderson'da sevdiğim yönetmenlerden biridir. İlk olarak, The Royal Tenenbaum ile tanıdığım daha sonraları Life Aquatic ve The Darjeeling Limited
ile hayran olduğum yönetmenin ilk animasyon filmininde tamamlanmasını iple çekiyordum. Aslında, filmi izlemden önce bazı çekincelerim vardı ama izledikten sonra
izlediğim en iyi animasyon olduğuna karar verdim.Stop motion , tekniği ile çekilmiş filmde, renkler soluk ve hareketler yavaş gelebilir ama, detaylara dikkat edince, sanatsal bir zenginlik ve yorum olduğunu göreceksiniz. Kıyafetlerin dokusu, havlunun üzerinde ki tilki işlemesi, evin dekarasyonu ve hatvanların betimlenme şekilleri tam anlamıyla muhteşem. Tabiki, müzikleri ve mizah dolu esprileri de unutmamak gerekir. Diğer bir önemli nokta da, filmin seslendirmesini üstlenen usta oyuncular. Mr.Fox'un seslendirmesini, bu sene en çalışkan isimlerden biri olan George Clooney üstlenmiş, Merly Streep ise Mr.Fox'un karısı Felcity'i seslendrimiş. Diğer seslendirme oyuncuları ise şu isimlerden oluşuyor; Bill Murray, Jason Schwartzman, Owen Wilson ve Willem Dafoe. Filmin senaryosu, Roald Dahl'ın aynı adlı kitabına ait. Kitabı, okumamıştım ama Wes Anderson öyküyü o kadar başarılı bir şekilde anlatmış ki, ilk işim bu kitabı bulup okumak olucak. Konuya gelirsek eğer, Mr.Fox vahşi tabiatının verdiği iç güdülerle tavuk ve hindi çalan, zeki ve kurnaz bir tilkidir. Karısı Felicity'e verdiği hırsızlık yapmama sözünü tutamaz ve kasabanın en belalı üç çiftçisinin hayvanlarını çalar. Çiftçiler, bu hırsızlıklardan sonra boş durmaz ve Mr.Fox'u yakalamak için elinden geleni yapmak için güçbirliği yaparlar. Tabiki, Mr.Fox ve arkadaşlarıda boş durmaz ve karşılık verirler ve işler içinden çıkılmaz bir hal alır...

Kısacası film, son zamanlarda izlediğim en iyi animasyonlardan biri ya da en iyisi. Sanatsal öğeleri, teknik özellikleri, konusu, işlenişi, müzikleri ve diyalogları ile alkışı hak eden bir yapım. Açıkçası, Oscar'ı bu sene haksız yere kaçırdığını düşündüğüm, bu animasyonu herkese tavsiye ederim, iyi seyirler...

5.04.2010

The Trotsky


Film festivalini Kanada yapımı "The Trotsky" ile açmış olduk.Gösterimin yapıldığı Yeni Rüya salonuyla ilgili bir yorumda bulunmayacağım çünkü ne desem eksik kalır.Sadece,daha önce hiç bu kadar kötü bir salonda festival filmi izlemediğimi belirteyim yeter.

Trotsky ya da ülkemizde bildiğmiz üzere Troçki,Kanada'nın Quebec eyaletinde yaşayan lise öğrencisi Leon'un "devrim" serüvenini konu alıyor.Leon kendisini ünlü Sovyet sosyalisti Lev Troçki'nin reenkarnasyonu olduğuna inandırmıştır ve hemen her hareketini Troçki'nin yaptıklarıyla karşılaştırarak biçimlendirmektedir.Kısa süren "devrimciliğine" babasının fabrikasında başlattığı boykotla başlar.Soluğu nezarette alır ancak,bu onu yıldırmaktan çok sevindirir çünkü devrimci eylemleri cezalandırıldıkça kendini Troçki'ye daha da çok benzetmektedir.Tipik burjuva alışkanlıkları gösteren ailesi ise Leon'un bu tavırlarına bir anlam verememektedir ve babası son çare olarak daha disiplinli bir eğitim alıp deyim yerindeyse törpülenmesi amacıyla oğlunu bir devlet okuluna yazdırır.Oysa bu Leon için bulunmaz bir fırsattır zira uğruna mücadele ettiği halk ile aynı çatı altına girme fırsatını elde etmiştir.İşte bu andan sonra maceramız başlar : Leon,okulundaki katı hocalara rağmen öğrenciler arasında örgütlenmeye başlamıştır ve okulu ele geçirmeyi kafasına koymuştur.

Trotsky,lafını esirgemeyen bir film ancak kesinlikle sıkıcı değil.Aksine çokta neşeli.Sanırım,bu kadar"suya sabuna dokunup" da can sıkmayan,üstelik gülümseten bir film daha bulmak zor olacaktır.Leon'un kısa devrim hayatında gördüğü gibi,devrim kesinlikle bireysel fedekarlıklardan daha fazlasını gerektiriyor,hatta bireysel çabalardan çok toplumsal bilinç ve özveriye ihtiyaç duyuyor.Ancak kitlesel bir hareket haline geldiğindeyse neredeyse elzem oluyor.Ezcümle,inanılmaz komik ve bir o kadar da düşündürücü bir film "The Trotsky"...

Oyunculuklara da ayrı bir paragraf açmadan bitirmeyceğim yazıyı.Özellikle Leon tiplemesiyle Jay Baruchel ve izleyenleri liseli bir ergene de aşık olunabileceğine ikna eden Emily Hampshire olağanüstü bir performans sergilemişler.

13.03.2010

Pleasantville



90'lı yıllarının son bölümünde yapılmış en iyi filmlerden biri olan, Pleasantville, gerek kurgusu, gerekse de görüntü zenginliği ile çok öne çıkmış bir yapımdır. En İyi Sanat Yönetimi, En İyi Kostüm ve En İyi Orjinal Film Müziği dallarında Oscar'a aday olmuş bu film, birçok festivalden de ödülle dönmüştür. Gary Ross'un yazıp yönettiği bu fantastik dramanın, başrollerini ise Tobey Maguire ve Reese Witherspoon paylaşıyor. Yan rollerde ise karşımıza, Joan Allen, William H.Macy, Jeff Daniels ve J.T. Walsh gibi başarılı isimler çıkıyor.



90'larda yaşadıkları hayattan pek memnun olmayan David ve Jennifer, 50'li yılların ünlü dizisi Pleasantville'i izlerken, bir anda kendilerini fantastik bir şekilde dizinin tam ortasında bulurlar. Zamanla, bu siyah-beyaz sitcom diziye alışan kardeşler, diziye yeni bir soluk ve renk getirirler. Onların getirdiği değişikler sonrası, Pleasantville halkı, yeni şeyler tatmaya ve yaşmaya başlarlar ve zamanla dizi de ki çoğu karakter renklenmeye başlar, ama inatla siyaz-beyaz kalan bir kısım kasabalı, gidişattan pek memnun değildir...



50'li yılların siyah-beyaz gözüken dünyasını, renklendiren bu film, bir yandan da nostaljik bir yolculuk yaşamamızı sağlamış. Bir yandan bunları yaparken, diğer yandan da mesaj veren ve ABD'nin toplumsal yapısını ve insanın en öenmli değerlerini sorgulayan bir yapım olmuş. Herkese tavsiye edebileceğim, sanatsal zenginliği yüksek, fantastik bir drama filmi, iyi seyirler...

8.03.2010

A Serious Man


Coen Kardeşler bu sene, A Serious Man filmi ile tekrar en iyi film dalında, Oscar'da yarıştı. Gerçi, yarışmasında ki en büyük neden, aday listesinin 5'ten 10'a çıkmasıydı. Bügüne kadar izlediğim en kötü Coen Kardeşler filmi olan, A Serious Man, yönetmen kardeşlerin No Country For Old Men'den sonra yaşadığı inişin, en büyük göstergelerinden. Alışık olduğumuz komedi ve mizah unsurlarından uzak, kara-komedi bir yahudi filmi, ne kurgusu sağlam ne de senaryosu. Oturup, bol bol yahudi dini ritüllerini izleyip, yahudi bir adamın hayat karşısında çaresiz kalışına şahit oluyoruz. Öyle ki, bu çaresiz adama hiçbir haham bile derman bulamıyor. Yahudi yönetmenlerin dinleri hakkında bilgi verme ve mizahi yönlerini aktarma alışkanlığına alışığız, ama bu sefer fazla olmuş gibi, yahudi olmayan gerçekten filmden çok sıkılır. 60'lı yılların Amerika'sın da geçen bu hikaye, Larry Gopnik isimli bir profesörün, gitgide kötüye giden hayatını aktarıyor. Larry, karısı Judith tarafından aldatılmakta ve mesleki kariyeri sıkıntıda olan bir adamdır. Bunun yanı sıra serseri ve umursamaz oğlu,ile alışveriş kolik kızı ve sorumsuz kardeşi Arthur, sıkıntılı olan hayatını iyice çıkmaza sokar. Bu sorunlarını aşmak ve üzerinde ki yükü atmak isteyen, Larry kapı kapı tüm hahamları gezer ve onlardan tavsiye almaya çalışır. Ama , tek aldığı tavsiye yahudi olmayan adamın dişlerinin arkasından çıkan ibranice harflerderdir. Bu durumdan çıkış yollarını aramaya devam eden Larry, gerçek ve ciddi bir dost aramaktadır, tüm dertlerini paylaşabilecek. Tüm hayatı, olumsuz giden bir adamın hikayesi, bol dini mizah kullanılarak renklendirilmek istenmiş , kurgusu ve senaryosu ile başarısız, sonu muğlakta kalan bir film. Tavsiye etmem, ama biliyorum ki benim gibi, Coen Kardeşler filmi izlemekten kendinizi alamıyacak ve derin bir hayal kırıklığına uğrayacaksınız.

8.02.2010

The Informant


Yönetmen, Steven Soderbergh'in 90'lı yıllarda geçen gerçek bir yolsuzluk hikayesinden esinlenerek çektiği bu film. Tam bir şuç-komedisi. Gerek anlatımı , gerek se de filmin içine kattığı mizah anlayışı ile, Soderbergh filme inanılmaz bir hava katmış.Açık, konuşmak gerekirse uzun zamandır, böyle keyifli bir film izlememiştim. Ayrıca, genel olarak pek beğenmediğim, Matt Damon'ı ilk defa çok başarılı buldum. Bana göre eğer Oscar'a aday olması gerekiyosa, bu Invictus ile değil de The Informant ile olmalıydı. Şirketin yasa dışı işlerini fark eden ve FBI'ile çalışmaya başlıyan Mark, başlarda biraz zorlansada zamanla bu işe baya ısınır ve değme muhbirlere taş çıkartıcak bir performans sergiler. Tam, anlamıyla FBI'ın kontrolunde olan Mark, uyanık yapısı ve yalan söyleme özelliği ile milyon dolarları cebe indirmeye başlar. Çalıştığı şirketin yolsuzluklarını ortaya çıkartırken, kendi yolsuzluklarını perdeler. Ama , gerçekler çok geçmeden ortaya çıkar ve kendi işini kendi bitirir. Her yönü ile çok beğendiğim ve zevkle hiç durdurmadan izlediğim bir film. Kesinlikle tavsiye ederim. iyi seyirler..

3.02.2010

It's Complicated


Uzun dönemdir bu kadar uyumlu bir çiftti başarılı bir romantik-komedi de görmek beni öncelikle çok mutlu etti. Alec Baldwin ile Merly Streep'in uyumları şapka çıkartıcak cinstenti. Ayrıca filmde,Steve Martin, Lake Bell ve John Krasinski'nin oyunculukları da başarılı sayılırdı. Filmin yönetmeni ise; senarist-yönetmen, Nancy Meyers. Yönetmeni daha önce, Kadınlar ne ister? ve Tatil filmlerinden hatırlıyoruz.


Jane üç çoçuğu olan ve 10 yıl önce eşinden ayrılmış, başarılı bir pasteneyi işleten bir kadındır. Kocası, Jake ile dostça bir ilişkisi vardır. Fakat, herşey oğullarının mezuniyeti için gittikleri New York'da değişir. Otelin Bar'ın da aralarında başlıyan yakınlaşma, yatakta son bulur ve işler karışmaya başlar. İlk başlarda her ikisi de inanılmaz bir heyecan ve tutku yaşarlar. Fakat, Jane'in gerçekleri görmesi çok uzun sürmez ve ikinci kadın olmak istemez. Jake, ise bu durumun sürmesini düşünmekte ve genç karısı Agness ile problemler yaşamaktadır. İşte bu anda, Jane'in haytına giren Mimar Adam, işlerin dahada karmaşık ve içinden çıkılmaz bir hal almasına katkıda bulunur...

Romantik-komedi dalında bu yıl içinde yapılmış en iyi filmlerden biri. Merly Streep bu filmle değil ama (Julia&Julia) filmi ile Oscar Adaylığını 15.kez kaptı. Fakat, Alec Baldwin'in, En İyi Erkek ya da Yardımcı Erkek ödüllerinde yarışmasını beklerdim. Neyse ki, Oscar Ödülleri'ni Steve Martin ile birlikte sunacak. Abartısız, gerçekçi bir senaryoya sahip, güzel bir romantik film. Tavsiye ederim.

28.01.2010

Beetlejuice (Beterböcek)


Beetlejuice, 90'lı yıllarda çoçuk olmuş herkes için, fenomen olmuş bir filmdir. Yıllar içinde defalarca izlemiş olsam da, tekrar tekrar aynı zevki aldığım ender fantastik yapımlardan biridirde ayrıca. Yönetmenliğini, Tim Burton'un yaptığı film de , yönetmen masalsı, karanlık ve gotik bir dünya yaratmış. Oyuncu kadrosunda baktığımız ise şu isimler karşımıza çıkıyor; Micheal Keaton, Geena Davis, lec Baldwin ve Winona Ryder.

Genç ve mutlu bir çift olan Adam ve Barbara, talihsiz bir şekilde geçirdikleri trafik kazası sonucu ölürler. Hayattayken bir ömür boyu yaşamayı düşündükleri ev de ruhları bir şekilde hapis kalır ve evlerinde yaşmamaya devam ederler. Ancak, rahatları pek uzun sürmez, şehirli görgüsüz bir aile ve gotik kızları eve taşınırlar. Evi, baştan aşağı değiştiren ve Adam ve Barbara'nın tüm romantik anılarını silmeye çalışan evin yeni sahipleri, kahramanlarımızın canına tak eder. Evden, yeni sahipleri kovmak için elinden geleni yapan, Adam ve Barbara en son çareyi ruhlar alemenin, en belalı ve en çılgın karakteri olan Beterböcek'i çağırmakta bulur. Fakat, Beterböcek'in eve gelmesi ile, işler içinden daha çıkılmaz bir alır.

Her yönü ile insanı mest eden ve Tim Burton'a hayran olma sebebi yaratan bir film. Masalsı, komik,fantastik bir gerilim filmi. Ayrıca, müzikal unsurları da unutmamak lazım... İyi seyirler...

7.01.2010

Les triplettes de Belleville



Animasyon filmleri, tür olarak çok sevsemde bugüne kadar hiç bir örneğini bloğuma yazmadığımı fark ettim. İşte bu noktada bugün sizlere, sevdiğim animasyonlar içinde rahatlıkla ilk 10'a girebilecek olan, Les triplettes de Belleville( Belleville'de Randevu) filmini tanıtacağım. 2003 Fransız yapını filmin, yönetmenliğini, Sylvain Chomet üstleniyor. Tarz olarak, macera-komedi diyebilceğimiz bu animasyon, gerek müzikleri gerekse de çizimsel özgünlüğü ile dikkat çeken bir film. Kesinlikle, yetişkinler için olan bu animasyon , çok karikatürize ve çirkin figürleri barındırıyor. Hayali şehir Belleville ise, New York, Montreal ve Paris'in bir sentezi gibi karşımıza çıkıyor.Ayrıca film, bazı anlarda bu üç büyük şehre göndermeler yapmadan da geçmiyor. Konuya gelirsek eğer, yetim çocuk Champion, büyükannesi Madam Souza tarafından büyütülmüş ve en büyük tutkusu bisiklet sürmek olan bir çocuktur. Üç tekerlekli bisiklet ile başlayan bu tutkusu zamanla onu Fransa Turu'na kadar götürür. Büyükannesi tarafından, zorlu bir antreman programından geçen Champion yarışmaya artık hazırdır. Yarışmaya iyi başlıyan Champion, yarışı bitiremez çünkü, iki esrarengiz adam tarafından kaçırılmıştır. Madam Souza, çok sevdiği torunu Champion'u kurtarmak için yola düşer ve yanına şişko köpekleri Bruno'yu da alır. Atlantik'in karşı kıyısında ki, Belleville şehrine geldiklerinde, şehrin korkutucu ve esrarengiz havasından dolayı ne yapcaklarını bilemezler. İşte o anda, Belleville'li tripletçileri yardımlarına koşar, üç yaşlı kadından oluşan bu grup, Champion'u bulmak için Madam Souza'ya yardım ederler. Champion'un, Fransız Mafya'sı nın elinde olduğunun anlayan, Madam Souza ise zaman kaybetmeden torununu kurtarmak için planlar yapmaya başlamıştır bile. Her yönden, özgün ve kaliteli bir animasyon filmi. Sıfıra indirilmiş diyaloglar, kusursuz macera dozu ve müzikleri ile benim ilgimi çokça çekmiş bir yapım. Animasyon seven herkese, rahatlıkla tavsiye ederim. İyi Seyirler