Pages

Politik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Politik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19.09.2010

12:08 East of Bucharest (2006)


İş nedeni ile yıllardır Romanya'ya gidip gelmişimdir. Bu süreç 2005'den bu yana da devam etmektedir. Bu ziyaretlerimde sürekli olarak Rumen'ler den devrim hikayelerini dinledim ve Çavuşesku dönemine ait bilgiler edinmeye çalıştım. Hepimizin bildiği üzere, Romanya 22Aralık 1989'da çok kanlı bir devrim ile Kominizm'den çıkıp yeni dünya düzeni olan Liberalizme giriş yaptı. Tam olarak bu devrimin üzerinden 20yıl geçti, Romanya bir AB ülkesi oldu ama değişmeyen ve aynı kalan ve için için Kominizmi hissettiren o kadar şey var ki bu ülkede, gidip görülmesi gerekir. Yıkılıcak gibi görünen harebe gibi evler, fakirlik, şehirler arası birçok yolun tek gidiş tek geliş olması vs. Hatta konuştuğum ve sayısal olarak belirtmem gerekirse halkın %60'ı eski yönetimin daha iyi olduğunu söylemekte ve devrim'e sayıp sövmektedir.

Neyse bu kadar genel bilgi verdikten sonra filme geçşek iyi olur, film 2006yapımı. Fimin, yönetmenliğini ve senaryosunu ülkenin yükselen ismi, Corneliu Promboiu üstleniyor. Bükreş'in doğusunda kalan küç bir kasaba da yerel bir televizyon da sunucu olan Jderescu, devrimin 16.yılında bazı soruların cevabını aramaktadır. Cevabını aradığı sorular ise şunlardır, kasaba da gerçekten devrim oldu mu? yani Çavuşesku saat 12.08 'de Timişora'da öldürülmeden önce bi ayaklanma oldu mu? ve olduysa başrollerde kim vardı? Bu cevapları yanında ki iki konuğuyla almak isteyen, Jdrescu'nun programı bi süre sonra tam bir balkan insanı davranışlarının kesiti olarak gözümüze çarpar. Konuklarına, hemen parlayan sunucu, sunucuya küsüp programı terk eden konuklar, telefondan sunucuyu tehdit eden bir seyirci vs.

Durum komedisinin iyi bir örneği sayılabilecek bu film, zaman zaman öne çıkan absürd ve dram öğeleriyle de dikkat çekiyor. Devrim sürecinin içine girmeyen, daha çok insanların devrim günü ne yaptıklarını sorgulayan siyasi film olmaktan uzak bir yapım. Herkese tavsiye edebileceğim,ama özellikle, Romanya ve Balkan filmlerini ve insanlarını sevenlerinin kaçırmaması gereken bir film. İyi seyirler.

18.01.2010

Invictus (Yenilmez)


Bol ödüllü yönetmen, Clint Eastwood'un yeni filmi Invictus, gerçek bir hikayeyi bizlere aktarıyor. Yakın, geçmişte yaşanmış bu başarı hikayesini konu alan film, politik ve biyografik öğeleri ile dikkat çekiyor. Güney Afrika'nın efsanevi lideri Nelson Mandela'nın ülkeyi birleştirmek ve siyah-beyaz ayrımını bitirmek adına, kullandığı ulusal spor başarısını, aktaran film, One team, one country... gibi mottolara da yer veriyor.

Başrollerde ise karşımıza, Matt Damon ve Margon Freeman çıkıyor. Freeman oyunculuk adına döktürürken, Damon tutuk ve ruhsuz oyunculuğu ile yine içimize sıkıntılar veriyor. Ve, bana göre yönetmen Eastwood'un hataları da burda başlıyor. Yanlış oyuncu seçimi ve tarihsel öğelerde yapılan bariz hatalar.Mesela, Ulusal Rugby takımının Cape Town'da ilk koşuları sırasında, 2009 model Range Rover gözümüze bariz bir şekilde çarpıyor, ama filmin geçtiği yıl 1995. Daha sonraları, 2006 model Hyundai Getz'leride filmde görebiliriz. Efsanevi yönetmen nasıl boyle hatalar yapmış anlamadım. Rugby sporundan anlamam ve Güney Afrika'nın o dönem içinde yaşadığı olaylara detaylıca hakim değilim, ama imdb'de ye göre filmde bizim anlamadığımız ve gözümüzden kaçan birçok hata daha var.

http://www.imdb.com/title/tt1057500/goofs, bu linkten diğer hatalara bir göz atabilirisiniz.

Dediğim gibi, konu güzel, gerek verdiği politik mesajlar gerekse de efsane lider Mandela'yı aktarması açısından. Ama filmde ki, bu hatalar ister istemez filmden soğumanıza neden oluyor. Bence, biraz zorlama ve acele edilmiş bir yapım olmuş, Eastwood'un son yıllarda yaptığı en kötü film, ama yinede sizde izleyin ve notunuzu kendiniz verin.

10.01.2010

Avatar



En sonunda istediğim seansta ve istediğim salonda, Avatar'ı izleme şerefine nail oldum. Yönetmen ve senarist James Cameron, daha önce Terminatör ve Titanic filmleri ile büyük bir başarı ve popülerite yakalamıştı. Ama, belkide bu filmle yıllar boyu unutulmayacaklar arasına çoktan girdi bile. Üç boyutlu sinema teknikleri ile üretilen ve bügüne kadar yapılmış, en yüksek bütçeli film olan Avatar'ı izlerken, yönetmen Cameron'ın hayalgücüne ve sinema diline hayran kalmamak elde değil. Filmin oyuncularına geldiğimiz ise şu isimler karşımıza çıkıyor; Sam Worthington, Zoe Saldana, Giovanni Ribisi ve Sigourney Weaver. Ben, oyunculuklar adına çok kayde değer bir performans göremedim ve bu zaten çok normal gibi gözüküyor. Çünkü, film oyuncu performanslarına odaklı değil, teknolojik altyapı ve görsel şiirsellik herşeyin önüne geçiyor.



Film, dünyadan çok uzakta Pandora adlı bir gezegende geçiyor. Değerli taşlar ve madenlerin zenginliği, insanoğlunu bu gezegene çekmiş ve bir özel şirket adına araştırmalar başlamıştır bile. Pandora'da büyük bir uzay üstü kuran bu şirket, bilim adamları ve paralı askerlerden oluşan bir gruptur. İnsanların, maskesiz nefes alamadığı bu topraklarda, nefes alabilecek ve araştırma yapabilecek bireylere ihtiyaç vardır. Bunu çözümününde ise, yarı Na'vi(Pandora'lı insana benzeyen canlı) ve yarı insan DNA'sından oluşan ve dışardan kontrol edilebilen genetik harikalar oaln Avatar'lar yatar. Jake Sully, tekerlekli sandalyeye bağlı bir savaş gazisidir ve programa gönüllü olarak katılır. Daha ilk andan, fonksiyonunu kaybeden bedenine farklı bir formatta bile olsa, kavuşmanın keyfini yaşayan Sully, Na'vi insanlarının arasına sızmakla görevlendirilir. Görevini başarıyla yerine getirmeye çalışan Jake, savaşçı ve asi ruhu ile zamanla Na'vi'lere kendini kabul ettirier ve onlardan biri olmayı başarır. Bu sırada, Na'vi kabile reisinin kızı Neytiri'ye de aşık olur ve görevinin gereklerini ertelemeye ve hatta saf değiştirmeye bile başlar. Bu arada, şirketin askeri birlikleri çoktan gezegenin en kutsal ve maden açısından en değerli alanlarını bombalamaya başlamıştır bile. Zaman, Na'vi'lerin bağımsızlık ve özgürlük için savaşma vaktidir ve yarı insan yarı Na'vi, Avatar Jake'de çoktan safını bellemiştir...



Birçok otorite, filmi bir devrim niteliğinde görmekte. Bende, bu düşünceye katılıyorum, gerek görüntü zenginliği ve yenilikleri, gerekse de ilk defa yüksek bütçeli bir Hollywood filminde ezilen halkın, iyi ve galip gösterilmesi beni çok şaşırttı. Filmde ki politik mesajlarda, Amerika'nın işgal ettiği kültürlerde ve ülkelerde ki günahlarını çıkarma çabası, birçok kez gözümüze de çarptı. Ayrıca, yönetmen James Cameron'ın hayalgücü ve sinema dili de takdire şayen. Her yönü ile 2009'a damga vurmuş bir film, izlemeyen herkes bir an önce izlesin, mümkünse 3D'ile :)

9.11.2009

El Lobo (Kurt)


Karşımızda gerçek konusu ve mükemmele yakın kurgusu ile benim çokça ilgimi çekmiş bir yapım var. El Lobo, 2004 yapımı bir İspanyol filmi. 7o'li yılların başında ki ETA örgütlenmesini ve bu örgütlendirmeyi durdurmak için çabalayan İspanyol derin devletine ait gerçek izlenimleri, tarafsız ve başarılı bir şekilde anlatıyor. 1970'li yılların başında ETA örgütü en güçlü günlerini yaşamaktadır. İspanya'nın Kuzey'in de bağımsız bir Bask devleti kurmak bu gurubun üyelerinin en büyük amacıdır. Gerektiğinde kan dökerek eylemlerini gerçekleştirmekten çekinmezler. General Franco'nun hastalığı ve devletin geçirdiği yönetim buhranı da ETA'nın güçlenmesine neden olmuştur. İşte bu noktada, İspanya derin devleti mükemmele yakın bir planı ortaya koyarak, ETA'ya büyük bir darbe vurmuştur. Tarihe adı El Lobo Operasyonu diye geçen hareket, İspanya'nın bugün bile şifrelerini çözmek için uğraştığı çok sansasyonel bir hal almıştır. Ajan Texema, kod adı ile 'Kurt' daha önce hiçbir köstebeklik tecrübesi olmamasına rağmen çok başarılı bir şekilde ETA örgütününün içine sızar ve eylem planları hazırlama noktasına kadar ilerler. Kökeninin Bask olması ve başarılı köstebek taktikleri ile dikkat çekmeden ETA'ya büyük bir darbe vurur ve sonrasında başarılı bir yüz nakli ile sırra kadem basar. Halen, ETA'nın ölüm listesinde bulunan Texema'nı yaşayıp, yaşamadığına dair en ufak bir iz yoktur. 70'li yılların İspanya'sının sosyo-politik yapısını iyi etüt eden başarılı bir film. Gerek mekan seçimleri, dekorlar ve giyim tarzları ile başarılı bir dönem filmi olmuş. Eduardo Noriega'nın muhteşeme yakın, oyunculuğu da filmin en önemli artı puanlarından...

8.11.2009

Good Bye Lenin



'BERLİN DUVARI'NIN YIKILIŞININ 20.YILI ANISINA'

Tekrar tekrar izlediğim ve her izlediğimde nerdeyse aynı zevki aldığım film sayısı bir elin parmaklarını geçmez. İşte o filmlerden biri de Good Bye Lenin. Son yıllarda yapılmış, en başarılı politik-dram'lardan biri.Ayrıca, dram ve politik öğelerin yanında komedi öğeleri de çokça kullanılmış.Bu durum filme çok eğlenceli bir hava katmış. 2003 yapımı filmin yönetmenliğini, Wolfang Becker üstleniyor. Oyuncu kadrosu ise şu isimlerden oluşuyor; Daniel Brühl, Katrin Sass, Maria Simon ve Florian Lukas.

Film, konu olarak yakın geçmişte Avrupa'nın ortasında yaşanmış dramatik bir olayı anlatıyor.2.Dünya Savaşı sonrası, hepimizin bildiği gibi Almanya ikiye ayrılmış ve birbirinden her yönden ayrı bu iki devleti Berlin'de bir duvar ayırmıştır. Soğuk savaş döneminin sonunda doğru, bütün Dünya üzerinde Sosyalizm güç keybetmiş ve nerdeyse Sosyalist Devletlerin çoğu yıkılmıştır. İşte bu yıkılan devletlerin içinde en önemlilerinden biri, Demokratik Alman Cumhuriyeti'idi(Doğu Almanya). Çocukluğumda izlediğim ve halen aklımda olan, Berlin Duvarı'nın yıkılış sahneleri ise gerçekten 1900'lü yılların en önemli olaylarından biriydi. Binlerce insan, duvarların üstünde çoşkuyla bir yandan duvarları yıkıp, bir yandan birbirleriyle kuçaklaşıyordu. Tabiki, herkes bu birşleşmeden mutlu değildi. Hayatını adadıkları, ülkelerinin yıkılışı birçok Sosyalist Alman'ı da büyük bir buhrana sokmuştu. İşte filmimiz kısaca bu konuyu ele alıyor. Alex Kerner, çoçukken babasının Batı Almanya'ya kaçışı ile kız kardeşi ve Annesi Christiane ile yaşayan ve bütün hayali kozmonot olmak olan bir çoçuktur. Babasının kaçışından sonra, annesi tüm zamanını ve varlığını Demokratik Alman Cumhuriyeti'ne adamıştır. Duvarın ykılışından birkaç ay önce kalp krizi geçiren Christiane, duvarın yıkılşına şahit olamamış ve gözlerine açtığın da artık bir başka ülkede yaşadığının farkında değildir. Doktorların tavsiyesi üzerine, Alex çok sevdiği annesine büyük bir şok yaşatmamak için, Doğu Almanya'nın yıkılışını gizlemeye karar verir. Annesinin son günlerinde onu mutlu etmek için elinden gelini yapan Alex, zaman zaman sahte televizyon haberleri düzenlemek için kamera arkasına , zaman zaman da turşu kabı bulmak için çöplerin arasında kendini bulmuştur. Beklediğinden pek kolay olmayan Doğu Almanya'yı sürdürme çabaları,izleyenlerin zaman zaman eğlenceli zaman zaman ise dramatik anlar yaşamasına neden oluyor...

Daha önce dediğim gibi, politik-drama tarzı ile komedi unsurlarını başarı ile birleştrimiş bir film. Yakın geçmişteki bu olayı, işleyiş biçimi de çok başarılı. Ayrıca, çok sevdiğim müzisyen Yann Tiersen'in filmin müziklerini üstlenmiş olması filme ayrı bir önem katıyor. Yann Tiersen yine muhteşem bir iş ortaya çıkarmış. Herkese tavsiye edebilceğim, muhteşem bir film, iyi seyirler...

4.10.2009

Taken (96 Saat)


Taken, son yıllarda yapılmış olan serüven aksiyonlar içinde en fazla dikkatimi çeken yapımdır. 2008 yapımı filmin, senaryosu çok tanıdık bir isime ait. Bu isim, aksiyon ve suç filmlerinde başarısını kanıtlamış olan Luc Besson'dan başkası değil. Filmin yönetmenliğini ise, Pierre Morel üstleniyor. Oyuncu kadrosu ise şu isimlerden oluşuyor; Liam Neeson, Maggie Grace, Holly Valance ve Famke Janssen. Yıllarını gizli ajan olarak geçirmiş bir adamın hikayesini anlatıyor film. Bryan, mesleğinden dolayı karısından ayrılmak zorunda kalmış ve yıllarca kızı Kim'e yakın olamamıştır. 17 yaşına yeni basan kızının, Avrupa'yı görme arzusunu kıramayan Bryan, şartlı bir şekilde gitmesine onay vermiştir. Herşey, Kim ve arkadaşının Paris'e gelmesi ile başlar. Genç kızlar bir grup katın taciri tarafından kaçırılır ve Bryan kızının kaçırılma anında telefonla konuşmaktadır. Bryan'ın elinde olan tek delil kızının son çırpınışında söylediği bir kaç sözden ibarettir. Kızını kurtarmak için sınırlı bir vakti olan Bryan, biran önce Paris'e gelir ve yıllarca gizli ajanlıktan edindiği yeteneklerini kızını bulmak için kullanır. Film, senaryo itabarı ile klişelerden kurulu gibi gelse de, başarılı kurgusu ve profesyonelce işlenmiş konusu ile detayları güçlü , her anı aksiyon dolu bir film. Zaman zaman politik bazı mesajlar vermeyi amaçlıyan film, bu konuda biraz yetersiz kalıyor. Ama, harika senaryosu ve dozu hiç eksilmeyen aksiyon öğeleri ile izlenesi bir film. İyi seyirler...

imdb puanı: 7.9