Pages

Müzikal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müzikal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26.11.2010

Farinelli (1994)



Daha dün gibi hatırlıyorum, üniversite de iken aldığım müzik tarihi dersini ve sınavda soru olarak karşımıza çıkacak olan Farinelli'nin hayatını. O güne kadar, 'il castrato' yani Farineli hakkında hiçbir bilgim olmamasına rağmen, bu muhteşem film, hem dersten geçmemi sağladı hemde barok müziğin muhteşem tınıları ile tanıştırdı beni.

Farinelli, Klasik Batı Müziği'nin Barok döneminde yaşamış ve döneme damgasını vurmuş Carlo Broschi'nin hayatını anlatıyor. Rönesans sonrası, 16yy ve 18yy. arası yaşanan Barok periyod hakkında da bilgi sahibi olmamızı sağlayan film , dönemin şaşasına, sanat anlayışına ve görkemli müzük tarzını da gözler önüne seriyor. Bu görkemin içinde Carlo'nun mutsuz ve dramatik bir hayatı olduğunuda öğrenmiş oluyoruz. Daha çoçuk yaştayken, en yakın arkadaşının intaharı ile büyük bir şok yaşamışdır. İntihar kadar bu intaharın altında yatan neden de bir o kadar acıdır. Bu genç sopranolar, ilerde sesleri bozulmasın diye hadım ediliyorlar ve 'Castrato' sözcüğüde burdan türüyor. Hayatı boyunca castrato olmanın acısını çeken Carlo'ya ise en büyük desteği abisi Ricardo'da veriyor. Aralarında ki mükemmel uyum ve enerji müzik dünyasında daha hızlı ilerlemelerine neden oluyor. Ricardo, müzik besteliyor ve Carlo seslendiriyor. Carlo, kadınları ayartıyor ve Ricardo kadınlar ile sevişiyor. İşte, yönetmen bu noktada bu iki kardeşin sıradışı hayatlarını çok net ve başarılı bir şekilde aktarıyor. Fakat, ikilin bu muhteşem uyumu ünlü Alman Maestro Handel'in aralarına girmesi ile bozuluyor. Carlo ve Handel'in uyumun ve zıtlıklarına da zaman zaman şahit olduğumuz film. Muhteşem, müzik ziyafetleri vererek devam ediyor...

Barok dönemin en önemli iki müzisyeni hakkında bilgi edinmemizi sağlayan film, ayrıca dönemin şaşalı havasını ve sanatsal zenginlğinide gözler önüne seriyor. Daha önceleri opera'dan ve klasik müzik'den hoşlanmayanların bile bu filmi izledikten sonra klasik müziğe sempati duymaya başladığını gözlerimle gördüm. :) Daha ne diyim, bir şekilde filmi temin edin ve müzik ziyafeti yaşayarak filmi izleyin. İyi seyirler.

20.04.2010

Okiribito (Departures)


Okiribito, 2009 yılında en iyi yabancı film Oscar'ını kaptğında pek bir şaşırmıştım. Çünkü, o sene Beşir'le Vals benim en büyük adayımdı. Ödülden sonra, gerçekten Oscar'ın yabancı film dalında, başka kriterleri olduğunu ve çok seçici davrandıklarını anladım. Aylar önce filmi almama ve çok merak etmeme rağmen, geçen hafta ilk defa izleyebildim filmi. Hafif bir dram ağı ile yoğrulmuş hafif bir film geldi bana. Başarıyı bir türlü bulamamış ve orta çaplı bir orkestrada çello çalan Daigo'nun traji-komik hikayesine şahit oluyoruz. Orkestra dağılınca, Daigo eşi Mika'yı yanına alıp doğup büyüdüğü kasabaya döner. Doğduğu evde birçok anı ile yüzyüze kalan ve onu terk etmiş babasını sürekli düşünen Daigo, bir yandan da iş bulma çabası içindedir. Rastlantı eseri gördüğü ilana başvuran Daigo, gittiği ofisin bir turizm acentası olduğunu düşünmektedir ama beklentileri gerçekleşmez ve yepyeni tabutlar onu ofiste karşılar. Aslında, başvurduğu işin ölü yıkama ve tören hizmeti olduğunu geçte olsa anlayan Diago işi almak istemez ama parası güzel olan bu iş onu bir şekilde içine çeker. İlk başlarda çok zorlansa da bu iş ona geçmişi ile bağlantı kurmasını sağlar, ölüler ve onları son yolculuklarında güzelleştirme sanatı onu cezbeder ve artık bu iş geçiçi bir işten öte, onun için bir tutku haline gelir. Hem müzikal hemde içerdiği duygusal ağ bakımından insani pek etkileyen, yer yer güldüren, insanlık dersi veren bir film. Japon insanı ve değerlerini iyi yansıtan ve son zamanlarda dejenere olma yönünde ilerleyen Japon gençliğine ders veren nitelikte bir film. Fedakar evlatlar, karılar, kocalar ve insanlar... Bu filmin içinde bolca insanlık var...

28.01.2010

Beetlejuice (Beterböcek)


Beetlejuice, 90'lı yıllarda çoçuk olmuş herkes için, fenomen olmuş bir filmdir. Yıllar içinde defalarca izlemiş olsam da, tekrar tekrar aynı zevki aldığım ender fantastik yapımlardan biridirde ayrıca. Yönetmenliğini, Tim Burton'un yaptığı film de , yönetmen masalsı, karanlık ve gotik bir dünya yaratmış. Oyuncu kadrosunda baktığımız ise şu isimler karşımıza çıkıyor; Micheal Keaton, Geena Davis, lec Baldwin ve Winona Ryder.

Genç ve mutlu bir çift olan Adam ve Barbara, talihsiz bir şekilde geçirdikleri trafik kazası sonucu ölürler. Hayattayken bir ömür boyu yaşamayı düşündükleri ev de ruhları bir şekilde hapis kalır ve evlerinde yaşmamaya devam ederler. Ancak, rahatları pek uzun sürmez, şehirli görgüsüz bir aile ve gotik kızları eve taşınırlar. Evi, baştan aşağı değiştiren ve Adam ve Barbara'nın tüm romantik anılarını silmeye çalışan evin yeni sahipleri, kahramanlarımızın canına tak eder. Evden, yeni sahipleri kovmak için elinden geleni yapan, Adam ve Barbara en son çareyi ruhlar alemenin, en belalı ve en çılgın karakteri olan Beterböcek'i çağırmakta bulur. Fakat, Beterböcek'in eve gelmesi ile, işler içinden daha çıkılmaz bir alır.

Her yönü ile insanı mest eden ve Tim Burton'a hayran olma sebebi yaratan bir film. Masalsı, komik,fantastik bir gerilim filmi. Ayrıca, müzikal unsurları da unutmamak lazım... İyi seyirler...

17.10.2009

Billy Elliot

'BİR İŞÇİ SINIFI GÜZELLEMESİ'

Sene 1984,İngiltere'de Margaret Thatcher ikinci kez hükümeti kurmaya hak kazanmış fakat ortalık henüz yatışmamış aksine daha da hareketlenmiştir.Thatcher 1979'da İşçi Partisi'nden hükümeti devralmış ve ilk günden beri İngiltere'yi ekonomide ve uluslararası arenada eski günlerine getirmeyi amaçlamaktadır.O dönem tüm dünyada tekrar etkisini hissettiren liberalizm rüzgarının da etkisiyle,ekonomide devletin rolünün azaltılacağını savunmuş fakat uyguladığı politikalar liberalizmin vaadettiği gibi tam istihdamla sonuçlanmamış aksine işsizlik İşçi Partisi dönemindekinin iki katına kadar yükselmiştir.Üstelik,sanayideki gerileme de Thatcher'ın söylediklerinin gerçekleşmediğinin açık bir göstergesi gibidir.Fakat 83 seçimlerinde tüm olumsuzluklara rağmen savaşlar ve krizlerden mevcut iktidarların beslendiği adeta ispatlanmış ve Arjantin cuntasının Falkland adalarını işgal etmesiyle İngilizlerin adayı geri almasının arasında neredeyse bir zaman farklılığı olmamasına rağmen,bir "savaşcık" çıkmıştı.Tahmin edilebileceği gibi,halk tüm olumsuzluklara rağmen kenetlenmişti,bu kriz ve savaş ortamından daThatcher yeniden hükümet kurma göreviyle çıkıyordu.

Thatcher nasılsa her mağlubiyetten galibiyetle ayrılmasını biliyordu fakat ona karşı tepkiler de dinmiş değildi.1984 senesi İngiliz sendikacılık hareketinin belki de en etkili olduğu seneydi.Bunlardan en önemlisi de Milli Madenciler Sendikası'nın bir seneyi bulan greviydi.İşçiler greve uzun süre devam etseler de istediklerini elde edemiyorlardı çünkü Thatcher bu grevden hemen önce kömür stoklamıştı...Hiç bir şey elde edilemeden sonlanmıştı grev.İngiltere'nin kuzeyinde,insanların potansiyel birer maden işçisi olarak doğduğu Durham kentinde ve her anlamda bu çizginin dışına çıkmaya çalışan Billy Elliot'ın evinde aynı hüzün vardı...

Uzun sayılabilecek bir girişin ardından filme gelirsek;Billy'nin babası ve abisi sendikada aktif olarak yer almaktadırlar ve kaderlerine boyun eğmeyi reddetmektedirler.Bu uğurda gerek grev kırıcılarla gerekse de polislerle sürekli çatışma halindedirler.Billy'nin hayatı ise o kadar karışık ve tehlikeli değildir.O,gününün çoğunu yaşlı ve biraz da arızalı "büyük anne"siyle ilgilenerek geçirmektedir ve okula gitmektedir.Haftada bir günde boks kursuna gider.Babasının arttırdıklarıyla...Fakat onun hayatı boks kursu almaya gittiği spor salonunda gördüğü bale dersleriyle değişecektir.Gizli gizli bale yapmaya başlar.Çünkü,babası da abisi de onun kendileri gibi güçlü olmasının ancak boksla gerçekleşebileceğini düşünürler.Bu onlarda bir güdülenme gibidir.Üretimin sürekli hale gelmesi için,aksamaması için,işçilerin sağlıklı ve güçlü olmaları gerekir.Kaderlerine karşı çıkan bir baba-oğul bile iç güdüsel olarak ailenin en genç ferdini dövüş sporlarına sevk etmektedir.Öyle ya,Billy'de er ya da geç yerin altına inecektir.Öyleyse gerçek bir işçi gibi "güçlü" olmalıdır.Ancak Billy'nin aklı ne bokstadır ne de maden işçiliğinde.O kendini sadece dans ederken iyi hisseder.Geleneklerden haberi bile yoktur.Tek istediği dans etmektir.

Stephen Daldry'nin ilk filmi Billy Elliot.Bir ilk film olarak çok başarılı olduğunu söyleyebiliriz.Özellikle bir şeyler anlatma derdinde olan çoğu filmin başaramadığı,hikayeyle gerçeğin uyumu,bir birlerinin önüne geçmemeleri ve ikisininde ağırlığını hissetirmeleri övgüye değer.Bana kalırsa filmin sanatsal açıdan en başarılı olduğu yan da bu.Bir yandan Billy'nin hikayesi anlatılırken,fondaki Durham'da da İngiltere tarihinin en önemli grevi gerçekleşiyor ve Billy tabii ki bu gerçekten etkilenmeden devam edemiyor hayatına.Yani,içinde bulunulan durumun kişinin hayatına etkisi söz konusu.Bunu başarıyla gerçekleştirebilen film sayısı gerçekten az.Ayrıca,İngiliz aile yapısına,genel olarak alt sınıfların yaşayışına,eş cinselliğe bakışıyla da dikkat çekiyor Daldry.2000 yapımı bu film daha sonraki yıllar "London to Brighton","Breakfast on Pluto","Somers Town" ve "The Cottage" gibi Ada sinemasından farklı,başarılı deneysel filmler izleyeceğimizin habercisi gibi gözüküyor.Başyapıt olmasa bile,Ada sinemasında gerçek ve hayal ikilisini aynı anda tattırabilen,başarılı bir yapım olarak göze çarpıyor.

21.09.2009

The Man Who Cried (Erkeğin Gözyaşları)



Dram ve müzikal tarzında güzel bir film olan The Man Who Cried, güçlü oyuncu kadrosu ve görsel öğeleri ile dikkat çeken bir yapım. 2000 yapımı film, Fransa ve İngiltere ortak yapımı ve yönetmenliğini Sally Potter üstleniyor. Oyuncu kadrosu dediğim gibi çok iddalı. Johnny Depp ve Christina Ricci başrolleri üstleniyor ve yardımcı rollerde ise, Cate Blanchett ve John Turturro'yu izliyoruz. Rusya'da küçük bir kasabada yaşayan Fegele ve ailesinin Nazi tehtidi sonrası yaşadığı dram gerçekten çok inandırıcı bir şekilde aktarılmış. Fegele'nin hayattaki tek baği babası ve yaşlı büyükannesi'dir. Babası, Amerika'ya para kazanmak için gidince küçük kız bir bakıma yalnız kalır. Naziler bu köye yaklaşınca küçük kız bir grup yahudi göçmenle birlikte Amerika'ya gitmek üzere yola çıkar. Ancak, İngiltere'ye kadar gidebilir. İngiltere'de Hristiyan bir aileye evlatlık verilen Fegele zamanla Suzie adını alır ve Hristiyan gibi yetiştirilir. Bir süre sonra tek başına ayakta durmak ve Amerika'ya gidip babasını bulmak amacıyla, bir dans grubuna katılır ve Paris'e gider. Belkide, hayatta en başarılı olduğu şey müzik ve danstır. Babasının ona küçük yaşta öğrettiği şarkılar halen kulaklarındadır. Paris'de kaldığı süre boyunca birçok müzikalde ve dans programlarında yer alır ve Rus dansçı Lola ile arkadaşlığını pekiştirerek birlikte yaşamaya başlarlar. Lola sayesinde yeni bir operada iş bulurlar, bu arada kaderlerini değiştircek olan opera sanatçısı Dante ve at terbiyecisi çingene Cesar ile tanışırlar. Lola, zengin sanatçı, Dante ile aşk yaşamaya başlar. Suzie ise, at terbiyecisi Cesar ile yakınlaşır. Bu arada, Naziler yavaş yavaş Paris'e yaklaşmaktadır. Yahudi olduğu gerçeğini saklıyan Suzie için zor anlar başlar ya herşeyi bırakıp Amerika'ya kaçacaktır ya da kalıp, çingene sevgilisi Cesar ile zor bir aşkı yürütmeye çalışacaktır... Film gerek müzikleri ve görsel öğeleri ile gayet başarılı. Fakat senaryo da bazı kopukluklar var. Buna rağmen zengin oyuncu kadrosu , müzikal başarısı ve tarihi bir gerçekten çıkarılmış derin dram unsurları ile izlenesi bir film. Filmde, Yahudilerin tarih boyunca nasıl bir sürgün hayatı yaşadıklarına ve bunun onların gündelik hayatlarına nasıl etkide bulunduğunu göreceksiniz, iyi seyirler...

12.08.2009

High Fidelity (Sensiz Olmaz)




Nick Hornby'nin aynı adlı romanından uyarlanmış bu film, zamanla romatik-komedi tarzında kült bir film haline gelmiştir. Filmi bir şekilde benzetmek gerekirse, Bridget Jones'un kadınlar için nasıl bir önemi varsa, High Fidelity'nin de erkekler için öyle bir önemi vardır. Her erkeğin başından geçebilecek hayal kırıklıkları, aldatılmalar, terk edilmeler o kadar gerçekçi bir şekilde anlatılmışki, insan bir süre sonra kendi yaşadıklarından ufak kesitlerde bulabiliyor. Eski aşklar, yeni aşklar, sadakat, terk edilme ve bir erkeğin hayatının kadınında emin olma çabası, bir çok ironi ile dolu bir film. Başrol oyuncusu, John Cusack'ın birçok sahnede, kameraya karşı konuşması, bir süre sonra sizde film izliyor değilde, sanki bir arkadaşının derdini dinliyormuş havası doğurabilir. Oyuncu kadrosu ise şu isimlerden oluşuyor; John Cusack, Catherine Zeta-Jones, Tim Robbins ve Jack Black... Basitçe konuyu anlatmak gerekir ise; Chicago'da 2.el plak dükkanı bulunan Rob( Cusack) zamanın çoğunu bu müzik markette geçirmekte ve sürekli bazı konuları temel alarak Top5 listeleri hazırlamaktadır. Taki, hayatının kadını gibi gördüğü sevgilisi Laura onu terk edene kadar. Büyük bir şokun içine giren Rob, bu sefer hayatındaki terk edilişlerinin Top5'ini yapmaya başlar ve daha önce biten ilişkilerinin neden bittiklerini hatırlamaya çalışır. Ve bu sayede geçmişte yaptığı hataların farkına varmaya başlar, bir yandan da Laura'yı tekrar kazanmak için büyük de bir çaba sarf eder. Gerçekten müthiş bir film, dediğim gibi her erkeğin izlmesi gereken ve baş ucu filmi yapması gereken bir yapıt. Ayrıca o müthiş karmaşık yapı ; insan kimyasının da sorgulandığı ender filmlerden, Rob , Laura 'ya olan kimyasal çekimini o kadar güzel anlatıyor ki, ona göre dünyanın en güzel gülen kadını Laura, o gülerken sanki bütün vücuduyla gülüyor... 2000li yılların en başarılı romatik-komedi filmlerinden biri, şiddetle izlenmesi gerektiğini savunuyorum...




imdb puanı: 7.6