Pages

Dram etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dram etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5.01.2011

Cyrus (2010)


Cyrus, drama yönü kuvvetli olan bir komedi filmi olarak öne çıkıyor. Mark ve Jay Duplass kardeşlerin birlikte çektikleri filmin başrollerini ise şu isimler paylaşıyor; Marisa Tomei, Jonah Hill, Jonhn C. Reilly ve Catherine Keener.

John (Reilly) 40'li yaşların sonlarında kendi halinde yaşayan, sürekli kaybeden olmaya alışmış bir erkektir. Boşandığı karısının başkası ile evlenme kararı alması John'un hayatını daha da içinden çıkılmaz bir hal almasına neden olmuştur. İşte tam bu anda, John bir davette Molly(Tomei) ile tanışır. Molly son derece seksi ve alımlı bir kadın olmasına rağmen kendi tabiri ile 'Shrek' John ile takılmaya başlar. Aralarında muhteşem bir utum başlasada karşılarında devasa bir sorun vardır. Cyrus (Hill) Molly'nin işe yaramaz , annesine tutku ile bağlı olan, tabiri caizse koca bir bebektir. Molly ise aşırı duygusal biridır ve Cyrus'a karşı bir zaafı vardır. Buna rağmen hayatında ki iki erkek arasında bir balans oluşturmaya çalışırken bu kocaman iki erkek çoçukça oyunlar ile onun tek hakimi olmak için savaşa çoktan tutuşmuşlardır bile.

Komedi unsurları çok göze batırılmayan. Bağımsız Amerikan Filmi havası heran hissedilen, ilginç mizah anlayışı ve oyunculukları ile dikkat çeken bir yapım. Kesinlikle tavsiye ediyorum, kaçırmayın derim...

8.12.2010

The Kids Are All Right (2010)


Cinsel tercihler ve sıradışı bir Amerikan Aile yapısına odaklanan, The Kids are All Right. Öncelikle, zengin oyuncu kadrosu ile dikkati çekiyor. Başrollerini, Anette Benning, Julianna Moore ve Mark Ruffalo'nun paylaştığı filmin yönetmenliğini ise Lisa Cholodenko üstleniyor.Hikaye, iki lezbiyen evli kadının, yıllar önce aynı donörden sahip oldukları, iki ergen çocukları ile yaşadıkları hayatı ve sorunları odak nokta olarak seçiyor. Her ne kadar gay olsalarda Nic ve Jules, straight gibi davranan, çocuklarının geleceği için onların gençlik ateşlerine ket vurmaya çalışan ama özel hayatlarında erkek eşcinsel pornoları izleyen ilginç bir çifttir. Bu ilginç Amerikan Ailesinin başı, çocukların biyolojik babalarını aramaya geçmeleri ve bulmaları ile daha da değişir. Paul (Ruffalo), herkesin düşündüğü gibi kaba saba yada evsiz bir dilenci değildir. Aksine, hayatın eğlenceli ve güzel yönlerini görmeyi başarabilmiş, işinde başarılı yakışıklı bir adamdır. Paul ailesizlik özlemini, şans eseri sahip olduğu iki çoçuğu ile zaman geçirerek atlatmaya çalışırken. Çocuklardan Laser annessi Jules (Moore) ile de ilişki yaşamaya başlar. İşte işler bu noktada çalışır, Nik erkek aslan misali pençelerini çıkarır ve hem kadınını hem de çocuklarını bu tehlikeli adamdan korumaya çalışır. Tam olarak neye hizmet ettiğini anlayamadığım ilginç bir film, bir eşcinsel çift bu kadar straight davranıyorsa özel hayında neden eşcinseldir ki o da garip bir paradoks. Neyse, çok kurcalamayalım, demek ki Amrikan Aile yapısına yeni kavramlar girdi ve bizim haberimiz yok...

26.11.2010

Farinelli (1994)



Daha dün gibi hatırlıyorum, üniversite de iken aldığım müzik tarihi dersini ve sınavda soru olarak karşımıza çıkacak olan Farinelli'nin hayatını. O güne kadar, 'il castrato' yani Farineli hakkında hiçbir bilgim olmamasına rağmen, bu muhteşem film, hem dersten geçmemi sağladı hemde barok müziğin muhteşem tınıları ile tanıştırdı beni.

Farinelli, Klasik Batı Müziği'nin Barok döneminde yaşamış ve döneme damgasını vurmuş Carlo Broschi'nin hayatını anlatıyor. Rönesans sonrası, 16yy ve 18yy. arası yaşanan Barok periyod hakkında da bilgi sahibi olmamızı sağlayan film , dönemin şaşasına, sanat anlayışına ve görkemli müzük tarzını da gözler önüne seriyor. Bu görkemin içinde Carlo'nun mutsuz ve dramatik bir hayatı olduğunuda öğrenmiş oluyoruz. Daha çoçuk yaştayken, en yakın arkadaşının intaharı ile büyük bir şok yaşamışdır. İntihar kadar bu intaharın altında yatan neden de bir o kadar acıdır. Bu genç sopranolar, ilerde sesleri bozulmasın diye hadım ediliyorlar ve 'Castrato' sözcüğüde burdan türüyor. Hayatı boyunca castrato olmanın acısını çeken Carlo'ya ise en büyük desteği abisi Ricardo'da veriyor. Aralarında ki mükemmel uyum ve enerji müzik dünyasında daha hızlı ilerlemelerine neden oluyor. Ricardo, müzik besteliyor ve Carlo seslendiriyor. Carlo, kadınları ayartıyor ve Ricardo kadınlar ile sevişiyor. İşte, yönetmen bu noktada bu iki kardeşin sıradışı hayatlarını çok net ve başarılı bir şekilde aktarıyor. Fakat, ikilin bu muhteşem uyumu ünlü Alman Maestro Handel'in aralarına girmesi ile bozuluyor. Carlo ve Handel'in uyumun ve zıtlıklarına da zaman zaman şahit olduğumuz film. Muhteşem, müzik ziyafetleri vererek devam ediyor...

Barok dönemin en önemli iki müzisyeni hakkında bilgi edinmemizi sağlayan film, ayrıca dönemin şaşalı havasını ve sanatsal zenginlğinide gözler önüne seriyor. Daha önceleri opera'dan ve klasik müzik'den hoşlanmayanların bile bu filmi izledikten sonra klasik müziğe sempati duymaya başladığını gözlerimle gördüm. :) Daha ne diyim, bir şekilde filmi temin edin ve müzik ziyafeti yaşayarak filmi izleyin. İyi seyirler.

11.11.2010

Greenberg (2010)


The Squid and The Whale ile adını duyuran yönetmen Noam Baumbach'ın, senaryosunu eski eşi Jeniffer Jason Leigh ile oluşturdukları, Greenberg filmi pek dikkat çekmeyen ama vurucu nitelikleri olan bir yapım. Başrollerini, Ben Stiller ve Greta Gerwig üstlendiği film, genel olarak depresif ve hayatta istediğini bir türlü yakalayamamış insanların yaşama çabaları üzerinde dönüyor. Zaman zaman sıkıntı vermiyor değil ama, gerek Stiller'in başarılı oyunculuğu, gerek mizah yönü taşıyan karakterler gerekse de Californiya'nin kış güneşli sonbahar havası, izleyiciyi tatmin ediyor. Zira, bu tempo ile filmin New York veya Boston'da filan geçtiğini düşünemiyorum. Neyse, filmin konusuna dönersek eğer; Roger Greenberg(Ben Stiller), orta derece bir Rock Star olma şansını zamanında kaybetmiş. Psikolojik problemler yaşayan, hayatta bir türlü düzen ve yol tutturamamış 40'li yaşların başında bir adamdır. Bir süreliğine hiçbir şey yapmamak ve hayatını gözden geçirmek için, erkek kardeşinin Los Angeles'da ki evine taşınır. Kardeşinin, Vietnam'da olması nedeni ile hafif bir yalnızlık yaşayan Roger, yalnızlığını eski arkadaşları ve kardeşinin asistanı Florence ile atmaya çalışır. Florence, 20'li yaşların sonlarında duygusal açlık yaşayan, iyi niyetli bir kızdır. İkilinin zamanla arasında duygusal bir haraketlenme oluşur ve film süprizsiz ve sessiz sakin bir şekilde biter. Greenberg, herkese tavsiye edebileceğim bir film kesinlikle değil. Ama, yeni dönem Amerikan Bağımsız Sinemasın'dan hoşlanan ve depresif filmleri kaldırabilenler kesinlikle izlesinin.

Filmden bir kaç vurucu replik:

-florence: do you think you could love me?
roger: i.. i don't know, florence.

-ivan schrank: youth is wasted on the young.
roger greenberg: i'd go further. i'd go: life is wasted on people.

-roger: hurt people, hurt people...

12.10.2010

Chatroom (2010)


FİLM EKİMİ 2010

Gerilim filmleri ile bugüne kadar ön plana çıkmış Japon yönetmen,Hideo Nakata, bu sefer gerilim öğelerini biraz düşük tutmuş. Ve, psikolojik ve dram öğelerini ön planda tutan bir film ortaya çıkarmış. İngiliz, Japon ortak yapımı olan film, bir grup Londra'lı gencin internet ortamında yaşadığı gerçek dışı ve tehlikeli oyunlarına odaklanıyor. William ve sanal arkadaşları Eva, Jim, Emily ve Mo, Chelsea Gençleri adını verdikleri chat odasında toplanıyor ve problemlerini ve çıkmazlarını birbirileri ile paylaşıyordur. İlk baştan beri, yardım sever tavırları ile dikkat çeken ve sanal ortamda bu gençlerin lideri gibi haraket eden William aslında sanal alemde kendini gösterdiği gibi biri değildir. Derin psikolojik sorunlar içinde boğuşan William, hem kendisi hem de sanal arkadaşları için büyük bir tehlike oluşturmaktadır. İlk başlarda sıkıcı ve durağan başlayan film dakikalar geçtikçe daha fazla hareketleniyor ve seyircinin dikkatini çekmeyi başarıyor. Günümüz gençliğinin, psikolojik ve sosyal sorunlarına da değinen bu film, internet'in ne kadar faydalı olsa da, tehlikeli bir şekilde kullanımının gençlere ne kadar zarar verebileceğinide gösteriyor. Ortalamın üstünde bulduğum bir film, açıkçası izlemenizi tavsiye ederim...

19.09.2010

12:08 East of Bucharest (2006)


İş nedeni ile yıllardır Romanya'ya gidip gelmişimdir. Bu süreç 2005'den bu yana da devam etmektedir. Bu ziyaretlerimde sürekli olarak Rumen'ler den devrim hikayelerini dinledim ve Çavuşesku dönemine ait bilgiler edinmeye çalıştım. Hepimizin bildiği üzere, Romanya 22Aralık 1989'da çok kanlı bir devrim ile Kominizm'den çıkıp yeni dünya düzeni olan Liberalizme giriş yaptı. Tam olarak bu devrimin üzerinden 20yıl geçti, Romanya bir AB ülkesi oldu ama değişmeyen ve aynı kalan ve için için Kominizmi hissettiren o kadar şey var ki bu ülkede, gidip görülmesi gerekir. Yıkılıcak gibi görünen harebe gibi evler, fakirlik, şehirler arası birçok yolun tek gidiş tek geliş olması vs. Hatta konuştuğum ve sayısal olarak belirtmem gerekirse halkın %60'ı eski yönetimin daha iyi olduğunu söylemekte ve devrim'e sayıp sövmektedir.

Neyse bu kadar genel bilgi verdikten sonra filme geçşek iyi olur, film 2006yapımı. Fimin, yönetmenliğini ve senaryosunu ülkenin yükselen ismi, Corneliu Promboiu üstleniyor. Bükreş'in doğusunda kalan küç bir kasaba da yerel bir televizyon da sunucu olan Jderescu, devrimin 16.yılında bazı soruların cevabını aramaktadır. Cevabını aradığı sorular ise şunlardır, kasaba da gerçekten devrim oldu mu? yani Çavuşesku saat 12.08 'de Timişora'da öldürülmeden önce bi ayaklanma oldu mu? ve olduysa başrollerde kim vardı? Bu cevapları yanında ki iki konuğuyla almak isteyen, Jdrescu'nun programı bi süre sonra tam bir balkan insanı davranışlarının kesiti olarak gözümüze çarpar. Konuklarına, hemen parlayan sunucu, sunucuya küsüp programı terk eden konuklar, telefondan sunucuyu tehdit eden bir seyirci vs.

Durum komedisinin iyi bir örneği sayılabilecek bu film, zaman zaman öne çıkan absürd ve dram öğeleriyle de dikkat çekiyor. Devrim sürecinin içine girmeyen, daha çok insanların devrim günü ne yaptıklarını sorgulayan siyasi film olmaktan uzak bir yapım. Herkese tavsiye edebileceğim,ama özellikle, Romanya ve Balkan filmlerini ve insanlarını sevenlerinin kaçırmaması gereken bir film. İyi seyirler.

3.09.2010

Man On Fire (2004)



Tek başına bir adam, ordudaki özel bir birlikten yıllar önce emekli olmuş, herşeyi bir kenara bırakmış ve Mexico City'de zengin bir ailenin kızı olan Pita'yı koruma görevini üstlenmiştir. Aslına bakarsanız konu oldukça klişe gibi duruyor, yani buna benzer birçok Türk filmi ya da Amerikan 2.ci sınıf filmler izlemişsinizidr. Ama Creasy rolunde ki Denzel Washington ve Pita rolünde ki Dakota Fanning'in uyumu gerçekten mükemmele yakın ayrıca ikisinide filmde ki oyunculukları ile birçok otoriteden olumlu not almışlardır. Filmin bu kadar ön plana çıkmasında ki, ikinci en önemli faktör ise muhteşem müzikler. Özellikle, Carlos Varela'nın Una Palabra adlı şarkısı yıllardır herkesin diline pelesenk olmuş, en iyi film müziklerinden biridir.
Konuya dönersek eğer, koruma görevlisi Creasy ve Pita arasında zamanla arkadaşlık ötesinde bir bağ oluşur. Pita birgün okul çıkışı, fidyeciler tarafından kaçırılınca olanlar olur ve Creasy küçük kızı bulabilmek için eski intikamcı kişiliğine geri döner ve olaylar birbirini izler... Dediğim gibi konu sıradan ve klişe ama oyunculuklar, müzikler ve görsellik açısından gerçekten doyurucu.Kesinlikle izlenmesi gereken bir film diyebiliriz. İyi seyirler.

27.08.2010

Chloe (2009)



Yönetmen, Atom Egoyan'ın erotik-gerilim tarzındaki bu filmi maalesef vasatı aşamamış. Bu türde, sıradışı bir konuya sahip olmasının yanında zengin bir oyuncu kadrosuna sahip olan film, gerilim ve dram unsurların eksik kalması ile eksi puan alıyor. Daha çok erotik öğelerin ön plana çıktığı filmde, cesur sahneler de adından söz ettirir nitelikte. Konuya gelirsek eğer, Catherine(Julianne Moore) ve David (Liam Neeson) iş hayatlarında başarıyı yakalamış, biri doktor diğeri akedemisyen bir karı kocadır. Herkesin, gıpta ettikleri bir evliliği olan bu çifttin aslında geri plana atılmış bir çok problemi vardır. Yıllar geçen evliliklerinden sonra, birbirlerine karşı cinsel istekleri azalmış ve aynı evde yaşıyan iki dost gibi olmuşlardır. Cathrine, David'in kendi doğum günü partisini şehir dışında olması nedeni ile kaçırması sonucunda, aldatılma şüphesi ile yüzleşir. Kocasının başka kadınlara zaafı olduğunu kanıtlamak içinse, Chloe(Amanda Seyfried) adlı güzel bir eskortla anlaşır. Kocasının ona bağlılığını test etmekte kararlı olan Catherine gizemli ve tehlikeli eskort Chloe ile sınırları zorlayan bir işe karışır ve işler iyice içinden çıkılımaz bir hal alır...Kabaca özetlemek gerekir ise; boş bir anınızda izlenebilecek, biraz zehirli sarmaşık tadı veren, gerilim ve dram unsurlarının eksik olduğu modern bir erotik film diyebiliriz. iyi seyirler

18.08.2010

Sleepless in Seattle (1993)



Geçen günlerde bir müzik marketi gezerken buldum bu filmi. Yıllar önce, tahminim 1996yılıydı heralde ilk defa yılbaşı arifesinde Show Tv'de izlemiştim. 10yaşında olmama rağmen çok eğlenceli ve romantik bulmuştum bu filmi. Tabi sonra koca atlası açıpta, Seattle'i ve Baltimore'u araştırmama da vesile olmasıda cabasıydı. Daha öncede söylemiştim, 90'li yıllar Hollywood yapımı romantik ve komedi filmlerini çok severim. O daha saf olan duygusal beklentiler, arka fonda çalan muhteşem soul ve jazz müzikler, havaya balonlar fırlatılan yılbaşı baloları ve uzun geniş pardasülü ablalar ve abiler,bu detayların hepsi beni benden alır ve çoçukluğuma götürür. Ve, ne güzeldi o 90'lar dedirtir. İşte, karşımızda bu filmlerden biri var. Yönetmenliğini, When Harry met Sally ve You ve got mail ile tanıdığımız Nora Ephron'un üstlendiği filmin, oyuncu kadrosuda bir o kadar geniş. Tom Hansk (Sam) ve Meg Ryan (Annie)'yi başrollerde görüyoruz. Diğer oyuncular ise; Bill Pullman, Ross Malinger ve Victor Garber'i görüyoruz.



Eşini kısa bir süre önce kaybetmiş olan Sam (Tom Hanks)oğlu Jonah ile başbaşa kalmıştır. Bir yandan küçük oğluyla ilgilenmek zorunda olan Sam bir yandanda eşinin hatıraları ile yaşaması, hayatını zorlaştırmaya başlamıştır. O da çareyi, tası tarağı toplayarak, Seattle'a taşınmakta bulur. Bir gece, oğlu Jonah, ulusal bir radyo programına katılır ve babasının yeni bir eşe ihtiyacı olduğundan bahseder, işte o anda tüm hayatları bir değişim sürecine girer. Amerika'nın dört bir yanından Sleppless in Seatlle'a yani Sam'e mektuplar gelir. Hepsi nerdeyse aynı derecede tek düze ve basittir sadece biri hariç, Baltimore'dan Annie'nin (Meg Ryan) mektubu dışında. Aslında, Annie'de evlenmek üzere olan genç bir kadındır, ama bir sihir aramktadır işe o sihir, belkide çok uzaklarda Seattle'da dır. Ama, bu sihir birleşme için gerekli bağlantıyı küçük Jonah yapacaktır ve bu birleşme pek de kolay olmayacaktır:)



Bir çok Hollywood yapımı romatik komedi filminin, kimi zaman örnek aldığı, kimi zamanda içinden alıntılar yaptığı, küçük ve samimi bir film. Tavsiyem, romantik-komedi sevenlere, eğer sevmiyorsanız sıkıcı ve klişe bulabilirsiniz. İyi seyirler...

14.07.2010

A Single Man (2009)


Moda tasarımcısı olarak tanıdğımız Tom Ford'un ilk filmi, her bakımdan takdire şayen bir eser olmuş. Her dakikası, şiirsel öğelerle kaplanmış, bir insanın içinde yaşayıpta yansıtamadığı, hüznü ve yarım kalmışlığı, muhteşem müzikler ile tamamlamış bir yapım. Christopher Isherwood'un aynı adlı romanından beyaz perdeye aktarılan filmin, yönetmeni kadar oyucu kadrosuda çok ilgi çekici. Oyucu kadrosu şu isimlerden oluşuyor; Julianne Moore, Colin Firth, Lee Pace ve Matthew Goode.

50'li yaşlarında olan İngliz Edebiyatı Profesörü olan George Falconer(Firth), hayatını 16 yıldır paylaştığı, sevgilisi Jim'i bir trafik kazası sonucu kaybetmiştir. Jim'in ölümünden sonra hayattaki tüm zevklerden ve heyacanlardan uzaklaşan George, Jim'siz olan hayatın ne kadar anlam kaybetmiş olduğunu düşünmektedir. Bir sabah kalkar ve tüm hayatını bir anda sorgular. Her anı, şiirsel dilde anlatılmış son günü, hem yeni insanları tanımasına, hem de var olan en yakın dostu Charley ile son bir kez güzel bir akşam geçirmesi ile sürer. Eve geldiğinde, artık herşey hazırdır, kişisel eşyalarını mutazzam bir şekilde sıralar ve silahı eline alır, ama herşey düşündüğü kadar kolay değildir, son bir süpriz onu beklemetektedir.

Tom Ford'un bir modacı gözü ile, oluşturduğu filmde, görsellik ve detaylar kusursuz bir şekilde aktarılmış. Ve son yıllarda sinemada trend haline gelen, eşcinsel aşk konusu, abartısız ve klişelerden uzak durularak aktarılmış ve seksten daha çok duygusal temellere oturtulmuş. Sonuç olarak tavsiyemdir, iyi seyirler..

23.04.2010

Vavien


Şok içersindeyim, dün gece filmi izledim ve kendi kendime kızıyorum saatlerdir, nasıl kaçırdım ben bu muhteşem filmi diye. Yıllardır, hep aradığım ama bulamadağım tadı ilk defa bir Türk Filmin de yakaladım. Çok ince ve kurnazca hazırlanmış senaryo, başarılı görüntü yönetmenliği ve muhteşem müzikler. Tabiki, oyunculukları da unutmamak lazım, Settar Tanrıöven ve Binnur Kaya tam anlamıyla döktürmüşler. Engin Günaydın ve Serra Yılmaz'da yine başarılı oyunculuklar çıkarmışlar.

Sıradan Anadolu insanı ve onun yaşatısını konu alan film. Ayrıca, kasaba esnafının hayatını da çok güzel bir şekilde işliyor. Engin Günaydın'ın abisine ait olan, Erbaa'da ki elektirikçi dükkanı da, bu film için biçilmiş bir kaftan gibi. Konuya gelirsek eğer, Celal kasaba da küçük bir elektrikçi dükkanına sahip olan, sıradan bir adamdır. Karısı ve oğluyla birlikte mutsuz bir yaşam süren Celal'in tüm eğlencesi abisi Cemal ile Samsun'a pavyona gitmektir. Karısı Sevilay ise, tüm zamanını evinde geçiren ve kocasını mutlu etmeye çalışan bir kadındır. Ama, Celal'den gizli Almanya'da ki babasının gönderdiği paraları biriktirmektedir. Borç batağı içinde ki Celal'de bu parayı bir çıkış yolu olarak görür ve sinsice bir plan hazırlar ama işler daha da içinden çıkılmaz bir hal alır ve tarji-komik olaylar birbirini izler...

Her detayı ile izleyiciyi şaşkına uğratan bir film. Öncelikle Vavien metaforu filmde çok başarılı bir şekilde yansıltılmış ve senaryo vavien metaforu üzerine oturtulmuş. Celal'in yaşadığı gelgitler, Sevilay'ın hayata geri dönüşü ve abisi Celal'in üstlendiği Vavien rolü tam anlamıyla şahane. Ayrıca, Celal'in neon çakmağı, porno arşivi, cinayet provası, otomatik açılan kapı, Anadolu pavyonu detayları, inşaat açılışın da ki beyaz, turuncu, mavi(akp'nin renkleri) balonlar, hepsi tam anlamıyla süperdi... Taylan Biraderlere ve Engin Günaydın'a sinemamıza böyle önemli bir kara mizah örneği kazandırdıkları için minnetlerimi sunuyorum...

20.04.2010

Okiribito (Departures)


Okiribito, 2009 yılında en iyi yabancı film Oscar'ını kaptğında pek bir şaşırmıştım. Çünkü, o sene Beşir'le Vals benim en büyük adayımdı. Ödülden sonra, gerçekten Oscar'ın yabancı film dalında, başka kriterleri olduğunu ve çok seçici davrandıklarını anladım. Aylar önce filmi almama ve çok merak etmeme rağmen, geçen hafta ilk defa izleyebildim filmi. Hafif bir dram ağı ile yoğrulmuş hafif bir film geldi bana. Başarıyı bir türlü bulamamış ve orta çaplı bir orkestrada çello çalan Daigo'nun traji-komik hikayesine şahit oluyoruz. Orkestra dağılınca, Daigo eşi Mika'yı yanına alıp doğup büyüdüğü kasabaya döner. Doğduğu evde birçok anı ile yüzyüze kalan ve onu terk etmiş babasını sürekli düşünen Daigo, bir yandan da iş bulma çabası içindedir. Rastlantı eseri gördüğü ilana başvuran Daigo, gittiği ofisin bir turizm acentası olduğunu düşünmektedir ama beklentileri gerçekleşmez ve yepyeni tabutlar onu ofiste karşılar. Aslında, başvurduğu işin ölü yıkama ve tören hizmeti olduğunu geçte olsa anlayan Diago işi almak istemez ama parası güzel olan bu iş onu bir şekilde içine çeker. İlk başlarda çok zorlansa da bu iş ona geçmişi ile bağlantı kurmasını sağlar, ölüler ve onları son yolculuklarında güzelleştirme sanatı onu cezbeder ve artık bu iş geçiçi bir işten öte, onun için bir tutku haline gelir. Hem müzikal hemde içerdiği duygusal ağ bakımından insani pek etkileyen, yer yer güldüren, insanlık dersi veren bir film. Japon insanı ve değerlerini iyi yansıtan ve son zamanlarda dejenere olma yönünde ilerleyen Japon gençliğine ders veren nitelikte bir film. Fedakar evlatlar, karılar, kocalar ve insanlar... Bu filmin içinde bolca insanlık var...

15.03.2010

Agora




Alejandro Amenebar, yine yapacağını yapmış ve ortaya muhteşem bir tarihi film çıkarmış. Uzun zamandır da, çekmekte olduğum iyi bir tarihi film izleme hasretimi de dindirmiş oldu. Tabiki, filmin çok sevdiğim ve aşık olduğum(İstanbul'dan sonra) İskenderiye şehrinde geçmesi, beni daha da etkileyen bir neden oldu. Film, dünya tarihini derinden etkileyen ve değiştiren kişileri ve olayları anlatıyor. M.S 4.yy'da geçen hikaye , ünlü kadın matematikçi Hypatia'nın hayatına ve İskenderiye'nin o yıllarda bulunduğu kaotik ortama odaklanıyor. Hypatia, asil bir Pagan aileden gelen, kendisi inançsız olan ve güzelliği ile tüm erkekleri peşinden koşturan bir bilim kadınır. Tarihde belkide, bilinen ilk kadın matematikçi ve astrologdur. Tüm zamanını, öğrencilerine ve dünyayanın gizemli yapısını çözmeye adıyan bu kadın, her zaman ki gibi din yobazları tarafından cadılıkla ve tanrı tanımazlıkla ithaf edilmiş ve vahşice öldürülmüştür. Diğer yandan güzelim bilim ve sanat şehri İskenderiye ise din kavgaları sonucu, yaşanmaz bir hale gelmiştir, Yahudiler, Hristiyanlar ve Paganlar arasında geçen iktidar mücadelesi sonucu, binlerce insan ölmüş, yakılmasa belki de dünya tarihini değiştirecek olan İskenderiye Kütüphanesi tarumar edilmiştir. Film, bu zorbalıkların, başlangıcı olan Hristiyan barbarları ve din olgusunun insanları nasıl değiştirdiği, kendinden olmayanı nasıl yok etme çabası içinde olduğunu çok cesurca işlemiş. İnsanlığın, en büyük hazinlerinden biri olan İskenderiye Kütüphanesi cayır cayır yanarken, Hypatia'nın çığlıkları ve gözyaşlarınin insanı etkilememesi mümkün bile değil. Ayrıca, Hristiyan Papazın, İncil'den alıntılarla yaptığı, Hristiyanlıkta kadının rolü konuşması, dinlerin nasıl kadınları ikinci planda tuttuğuna dair güzel bir örnek olarak gösterilebilir...

Sonuç olarak Amenabar, dinlerin insanları nasıl derinden etkilediğini ve kötü niyetli insanların elinde nasıl tehlikeli bir silah haline geldiğini çok cesurca anlatmış. Kendinden olmayanı, tahammül edemeyen, bilime ve sanata saygı duymayan, kandırlımış bu halk, yıllar önce insanlığın en değerli hazinesini, gözlerini kırpmadan yakmışlar ve dünya tarihinin akışını derinden etkilemişlerdir. Ellerine sağlık Amenebar, yine cesur ve kaliteli bir iş çıkarmışsın ortaya...

P.S: Filmin konusuna dalarak , oyuncuları maalesef atlamışım:) Hypatia, rolünde Rachel Weisz ve Davus rölündeki Max Minghella çok başarılı oyunculuklar çıkartmışlar. Filmin diğer oyuncuları ise; Oscar Isaac, Ashraf Barhom ve Micheal Lonsdale.

13.03.2010

Pleasantville



90'lı yıllarının son bölümünde yapılmış en iyi filmlerden biri olan, Pleasantville, gerek kurgusu, gerekse de görüntü zenginliği ile çok öne çıkmış bir yapımdır. En İyi Sanat Yönetimi, En İyi Kostüm ve En İyi Orjinal Film Müziği dallarında Oscar'a aday olmuş bu film, birçok festivalden de ödülle dönmüştür. Gary Ross'un yazıp yönettiği bu fantastik dramanın, başrollerini ise Tobey Maguire ve Reese Witherspoon paylaşıyor. Yan rollerde ise karşımıza, Joan Allen, William H.Macy, Jeff Daniels ve J.T. Walsh gibi başarılı isimler çıkıyor.



90'larda yaşadıkları hayattan pek memnun olmayan David ve Jennifer, 50'li yılların ünlü dizisi Pleasantville'i izlerken, bir anda kendilerini fantastik bir şekilde dizinin tam ortasında bulurlar. Zamanla, bu siyah-beyaz sitcom diziye alışan kardeşler, diziye yeni bir soluk ve renk getirirler. Onların getirdiği değişikler sonrası, Pleasantville halkı, yeni şeyler tatmaya ve yaşmaya başlarlar ve zamanla dizi de ki çoğu karakter renklenmeye başlar, ama inatla siyaz-beyaz kalan bir kısım kasabalı, gidişattan pek memnun değildir...



50'li yılların siyah-beyaz gözüken dünyasını, renklendiren bu film, bir yandan da nostaljik bir yolculuk yaşamamızı sağlamış. Bir yandan bunları yaparken, diğer yandan da mesaj veren ve ABD'nin toplumsal yapısını ve insanın en öenmli değerlerini sorgulayan bir yapım olmuş. Herkese tavsiye edebileceğim, sanatsal zenginliği yüksek, fantastik bir drama filmi, iyi seyirler...

8.03.2010

A Serious Man


Coen Kardeşler bu sene, A Serious Man filmi ile tekrar en iyi film dalında, Oscar'da yarıştı. Gerçi, yarışmasında ki en büyük neden, aday listesinin 5'ten 10'a çıkmasıydı. Bügüne kadar izlediğim en kötü Coen Kardeşler filmi olan, A Serious Man, yönetmen kardeşlerin No Country For Old Men'den sonra yaşadığı inişin, en büyük göstergelerinden. Alışık olduğumuz komedi ve mizah unsurlarından uzak, kara-komedi bir yahudi filmi, ne kurgusu sağlam ne de senaryosu. Oturup, bol bol yahudi dini ritüllerini izleyip, yahudi bir adamın hayat karşısında çaresiz kalışına şahit oluyoruz. Öyle ki, bu çaresiz adama hiçbir haham bile derman bulamıyor. Yahudi yönetmenlerin dinleri hakkında bilgi verme ve mizahi yönlerini aktarma alışkanlığına alışığız, ama bu sefer fazla olmuş gibi, yahudi olmayan gerçekten filmden çok sıkılır. 60'lı yılların Amerika'sın da geçen bu hikaye, Larry Gopnik isimli bir profesörün, gitgide kötüye giden hayatını aktarıyor. Larry, karısı Judith tarafından aldatılmakta ve mesleki kariyeri sıkıntıda olan bir adamdır. Bunun yanı sıra serseri ve umursamaz oğlu,ile alışveriş kolik kızı ve sorumsuz kardeşi Arthur, sıkıntılı olan hayatını iyice çıkmaza sokar. Bu sorunlarını aşmak ve üzerinde ki yükü atmak isteyen, Larry kapı kapı tüm hahamları gezer ve onlardan tavsiye almaya çalışır. Ama , tek aldığı tavsiye yahudi olmayan adamın dişlerinin arkasından çıkan ibranice harflerderdir. Bu durumdan çıkış yollarını aramaya devam eden Larry, gerçek ve ciddi bir dost aramaktadır, tüm dertlerini paylaşabilecek. Tüm hayatı, olumsuz giden bir adamın hikayesi, bol dini mizah kullanılarak renklendirilmek istenmiş , kurgusu ve senaryosu ile başarısız, sonu muğlakta kalan bir film. Tavsiye etmem, ama biliyorum ki benim gibi, Coen Kardeşler filmi izlemekten kendinizi alamıyacak ve derin bir hayal kırıklığına uğrayacaksınız.

3.03.2010

This Boy's Life


1993 ABD yapımı bu dram filmi, gerçek bir hikayeden esinlenerek beyazperdeye aktarılmış. Hikayenin kahramanı olan, Tobias Wolff'un aynı adlı romanından , uyarlanan bu yapımın, yönetmenlğini ise Micheal Coton-Jones üstlenmiştir. Başrollerde ise karşımıza, Robert De Niro, Leonardo Di Caprio ve Ellen Barkin çıkıyor. 1950'li yılların Amerika'sın da geçen bu hikaye, eşinden yeni boşanmış Caroline ve oğlu Tobby'nin mutluluğu yakalama ve yeni bir yaşam kurma çabalarını konu alıyor. Bu ikili, nerdeyse tüm Amerika'yı turlayıp, karşılarına çıkabilecek fırsatları yakalamaya çalışmaktadırlar. Caroline, günlük, geçici ilişkiler yaşarken, Tobby ise yeni yetme halleri ile sokaklarda serseri arkadaşları ile takılmaktadır. Caroline, son olarak taşındıkları Seattle'da, Dwight isimli eski bir askerle tanışıp, evlenmeye karar verir. Tabi ki, bu kararda düzenli bir hayat kurmak ve oğlu Tobby'i yola sokmak amacı vardır. Ama, işler pek umduğu gibi gitmez ve Dwight'in sadist disiplin yanlısı tavırları, anne oğulu hiç ummadıkları bir buhrana sürükler. Bir süre sonra, duruma aldırış etmemeye başlayan Caroline, herşeyi kabullenmiş olsa da. Tooby, bulundukları kasabadan ve Dwight'dan kaçmayı aklına koymuş ve binbir numarada olsa üniversiteye başvuru yapmayı başarmıştır. Artık, tek engel annesini de Dwight'dan uzaklaştırıp, kasabadan kaçmaktır...

Son derece başarılı bir biyografik-dram filmi, 1950'li yılların da ne kadar başarılı bir şekilde aktarıldığını söylemememek elde değil. Genel olarak filmin mesajı şu, bir insanın hayallerini kimse baltalıyamaz, işte bu erkek çoçuğu da baskı ve şiddet görmesine rağmen hayallerini gerçekleştirdi ve başarıyı elde etti. İzlenmesi gereken filmler listesine kolaylıkla koyabilirsiniz.

Ps: Leonardo Di Caprio ve Robert De Niro'nun uyumu ve oyunculukları gerçekten başarılı, ayrıca filmde Tobey Maguire, Carla Gugino ve Eliza Dushku gibi isimler yan rollerde başarılı işler çıkarmışlar...

25.02.2010

Seven Years in Tibet


Jean-Jacques Annaud'un yönettiği 1997 yapımı bu, tarihi- macera filmi, içinde barındırdığı dostluk ve dram öğeleri ile de dikkatimizi çekiyor. Bana göre, sinema da en iyi tarihi filmleri çeken kişiler içinde olan yönetmen Annaud, yine çok başarılı bir işe imza atmış. Başrollerini, Brad Pitt, David Thewlis ve Ric Young'ın paylaştığı filmde, birçok yerel oyuncu da filme katkıda bulunuyor.

Avusturya'lı dağcı, maceraperest Heinrich Harrer 2.Dünya Savaşı yıllarında ülkesinden uzaklaşarak, Himalayalara gider. Naziler tarafından, Himalayalara tırmanmak için finanse edilen Harrer, İngilizlere yakalnır ve savaş esiri olarak bir hapishanede tutulur. Kıvrak zeka eseri bir planla, hapishaneden kaçan Harrer, Tibet yakınların da ki Lhassa adlı kutsal kente girmeyi başarır. Bir yandan yeni doğmuş oğlunu düşünen Harrer, bir yandan da karısında gelen boşanma davasını içine sindirmeye çalışmaktadır. Rahat ve esprili tavırları ile yerel halkın sevgisini kazanan Harrer, Lhassa kentinin ruhani lideri çoçuk yaştaki Dalai Lama'nın dikkatini çeker. Genç Dalai Lama, Harrer ile yakın bir arkadaşlık kurmaya başlar ve ondan Avrupa ve Batı Dünyası hakkında bilgi edinir ve zamanla Harrer onun bir bakıma danışmanı haline gelir. Harrer, ise bu süre boyunca yaşadıklarını ve hayatı sorgulamaya başlar ve derin bir şekilde Budizm felsefesinden etkilenir. Bu arada, Çin ile Tibet, arasında gerilim büyür ve Çin, Tibet'i işgal etmeye başlar. Artık, Herrer ve genç dostu Dalai Lama yol ayrımındadır.

Çin'in işgali boyunca, Tibet halkının yaşadıklarını ve hissettiklerini çok gerçekçi bir dilde aktaran film, genç Dalai Lama'nın verdiği mesajlarla daha da anlam kazanıyor. Brad Pitt'in ise başarılı oyunculuğu ile yine göze çarpıyor. Başarılı, bir tarihi yapım, izlemeye değer...

16.02.2010

Cool Hand Luke


Uzun zamandır, klasik filmlerden uzak kalmıştım ve sizlerle film kritiği paylaşamamıştım. Bu nedenle bu hafta, ilk yazımı çok sevdiğim klasik bir film ile başlamak istiyorum. Cool Hand Luke , 1967 yapımı bir film. Senaryo, Donn Pearce'in aynı adlı romanından beyazperdeye aktarılmış. Filmin, yönetmenliğini ise Stuart Rosenberg üstleniyor. Başrollerde ise karşımıza, Paul Newman, Denis Hopper, George Kennedy ve Strother Martin çıkıyor. Özellikle, Paul Newman'ın başarılı oyunculuğu filme damga vurmuş ve hem Newman hem de film, daha sonraları bir fenomen haline gelmiştir. Görünüşte basit bir hapishane filmi gibi gözüksede, hem içindeki replikler hem de senaryonun işleniş biçimi filme çok ayrı bir hava katmıştır. Luke, savaş gazisi bir serseridir. Bir akşam, sarhoş haldeyken kamu malına zarar vermekten içeri alınan Luke, Güney'de bir hapishaneye gönderilir. Hemen, ilk andan duruşu ve tarzı ile diğerlerinden farklı olduğu ortaya çıkar. Otoriteye boyun eğmeyeşi, kaybetmeye tahammülü olmayan şaslı hali ve kurnaz gülüşü ile adı 'Cool Hand Luke' a çıkmıştır. Şanslı, Luke'un şansı annesinin ölümü ie bir anda değişir ve firar etme teşebbüsleri birbirini izler. Her firardan sonra yakalandığın da , yapılan işkencelerden dolayı herkes, Luke'un pes etmesini beklerken, o pes etmez ve son firarını da gerçekleştirir. Günümüz, hapishane temalı filmlerin ve dizilerin bana göre, atası olan bu film, 2 saat boyunca keyifli zaman geçermenizi sağlıyor. Ayrıca, Paul Newman'ın bu filmden sonra hayranı olmamak elde değil.

p.s: Filmde geçen bir iki replik çok hoşuma gitti ve bunları sizinle paylaşmak istedim;

luke: i can eat fifty eggs.
dragline: nobody can eat fifty eggs.
convict: you just said he could eat anything.
dragline: did you ever eat fifty eggs?
luke: nobody ever eat fifty eggs.


luke: what we've got here... is failure to communicate

p.s2: Luke'un annesi öldükten sonra söylediği şarkı da bence, hüznün bugüne kadar aktarılmış en eğlenceli haliydi. İşte sözler;

i don't care if it rains or freezes...
...as long as i got my plastic jesus...
...sitting on the dashboard of my car.
comes in colors pink and pleasant.
glows in the dark 'cause it's iridescent.
take it with you...when you travel far.
get yourself a sweet madonna...
...dressed in rhinestone sittin' on...
...a pedestal of abalone shell.
going 90, i ain't scary...
...'cause i got the virgin mary...
...assuring me...
...that i won't go to hell.
get yourself a sweet madonna...
...dressed in rhinestone sittin' on...
...pedestal of abalone shell.
going 90, i ain't scary...
...'cause i got the virgin mary.
assuring me...
...that i won't go to hell.

11.02.2010

The Road


Son yıllarda en çok işlenen temalardan olan 'Kıyamet', teması bu sene tekrar tekrar karşımıza çıktı. 2012'yi izlerken yaşadığım hayalkırıklığı ve can sıkıntısını bu filmde de göreceğim diye bayağı bir çekinerek başladım filme. Filmin yönetmenliğini, John Hillcoat yapıyor. Film, genel olarak dünyanın sonunun yavaş yavaş gelmesi ve bu durumdan kurtulmaya çalışan bir baba oğulun hikayesini anlatıyor.

Kalıplaşmış ve klişe olan kıyamet hikayelerine yer vermiyen film, genel olarak umutsuz ve karanlık bir tablo çizmiş. Bir an için, filmin kıyamet hikayesi olduğunu unutup ,dramatik bir yol hikayesini izliyor hissine kapılabilirsiniz. Ama, arasıra yıkılan ağaçlar ve depremler ve açlıktan birbirine yemek gözü ile bakan insanları görünce, tekrar kıyamet hikayesine dalıyoruz. En kötü durumlarda bile iyi insan olabilmeyi amaçlıyan bir baba ve oğulun , umutsuzluk, açlık ve sefalet içinde yaşama tutunma çabaları ise gerçekten bazı noktalarda ortamı çok duygusallaştıryor.

Dediğim gibi görüntü efektlerinden ve kalıplaşmış kıyamet hikayelerinden uzak bir film. Viggo Mortensen ve Kodi Smith McPee oyunculukları ile başarılı bir performasn sergiliyorlar. Ama herşeye rağmen, filmde bana göre bişeyler eksikti ve bu eksiklik filmin başarısız sonu ile dahada dikkatimi çekti. Ortalama üstü bir film, zaman kaybı sayılmaz... İyi seyirler

ps: Yan rollerde de karşımıza, Charlize Theron, Guy Pearce ve Robert Duvall gibi isimler çıkıyor ve bir şekilde varlıkları filme artı bir değer katıyor...

25.01.2010

An Education


Bu hafta ki, ilk film önerim An Education olacak. İddasız ve sessiz sakin bir şekilde piyasaya çıkan film, bir süre sonra gerek otoriteler ve gerekse de sinema severler tarafından tam not aldı. Bafta ödüllerine 8dalda aday gösterilen film, büyük ihtimalle Oscar ödülleri içinde yarışacak. Filmin yönetmenliğini, Danimarka'lı yönetmen, Lone Scherfig üstleniyor. Yeni Başlıyanlar için İtalyanca, yönetmenin en popüler filmi olarak göze çarpıyor. Senaryo ise, ünlü yazar Nick Hornby'e ait. Oyuncu kadrosu ise şu isimlerden oluşuyor; Carey Mulligan, Alfred Molina, Peter Sarsgaard ve Emma Thompson.

1960'lı yılların Londra'sın da geçen bu aşk hikayesi, bir çok mesaj içeren, bir liseli genç kız güncesi olarak karşımıza çıkıyor. Jenny, okulda başarılı olan, zeki bir genç kızdır. Ailesi ve tüm öğretmenleri tarafından, Oxford'a gitmesi için yönlendirilmektedir. Fakat Jenny'nin tüm hayatı, rastlandı eseri tanıştığı Jack'e aşık olması ile değişir. Jack, kendinden yaşça büyük, zengin ve hovarda bir adamdır. Lüks arabalar, kaliteli resturantlar ve Paris gezileri, Jenny'nin aklını tamamen başından alır ve Jack ile ilgili birçok gerçeği bilmesine rağmen gözlerini kapatır. Bir süre sonra, ailesinin, özellikle babasının da desteğini alan, Jenny, Jack'in evlenme teklifini kabul eder. Artık, okumak ona bir yüktür, çünkü tüm ihtiyaçlarını karşılayacak zengin bir kocası olacaktır. Ama, işler pek istediği gibi gitmez ve Jack'in ondan sakladığı büyük sırrını öğrenir ve peri masalı bir anda son verir. Artık, Jenny'nin tek yolu , yarım bıraktığı eğitimini tamamlamaktır...

Ders verici mesajlarla donatılmış bir yapım. Ayrıca, kadının toplumda ki yerini sorgulaması ve aile kavramının önemini ortaya koyması açısında dikkat çekiyor. Ağir ilerliyen fakat, başarılı kurgusu ve kaliteli oyuculukları ile öne çıkan, bir İngiliz filmi, tavsiye edilir...