Pages

Psikolojik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Psikolojik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12.10.2010

Chatroom (2010)


FİLM EKİMİ 2010

Gerilim filmleri ile bugüne kadar ön plana çıkmış Japon yönetmen,Hideo Nakata, bu sefer gerilim öğelerini biraz düşük tutmuş. Ve, psikolojik ve dram öğelerini ön planda tutan bir film ortaya çıkarmış. İngiliz, Japon ortak yapımı olan film, bir grup Londra'lı gencin internet ortamında yaşadığı gerçek dışı ve tehlikeli oyunlarına odaklanıyor. William ve sanal arkadaşları Eva, Jim, Emily ve Mo, Chelsea Gençleri adını verdikleri chat odasında toplanıyor ve problemlerini ve çıkmazlarını birbirileri ile paylaşıyordur. İlk baştan beri, yardım sever tavırları ile dikkat çeken ve sanal ortamda bu gençlerin lideri gibi haraket eden William aslında sanal alemde kendini gösterdiği gibi biri değildir. Derin psikolojik sorunlar içinde boğuşan William, hem kendisi hem de sanal arkadaşları için büyük bir tehlike oluşturmaktadır. İlk başlarda sıkıcı ve durağan başlayan film dakikalar geçtikçe daha fazla hareketleniyor ve seyircinin dikkatini çekmeyi başarıyor. Günümüz gençliğinin, psikolojik ve sosyal sorunlarına da değinen bu film, internet'in ne kadar faydalı olsa da, tehlikeli bir şekilde kullanımının gençlere ne kadar zarar verebileceğinide gösteriyor. Ortalamın üstünde bulduğum bir film, açıkçası izlemenizi tavsiye ederim...

7.09.2010

Funny Games U.S (2007)



Haneke 1997 yılında çevirdiği ve bir kült haline gelen filminin tekrar çevrimi için Amerika'yı tercih etmiş. Film, mekan ve oyuncular hariç ilk filmle nerdeyse birebir aynı. Sadece, herşey 1997 model değil de 2007 model diye düşünebilirsiniz. Oyuncu kadrosunda ise şu isimler var, Naomi Watts, Michael Pitt ve Tim Roth. Psikolojik-şiddet filmleri arasında, kendine has yapısı ve senaryosu ile dikkat çekiyor film. Öncelikle, şunu belirtmek istiyorum hayatınızda bu kadar sinir bozucu bir film kesinlikle izlememişsinizdir. Ayrıca, filmin ön plana çıkardığı şiddet objeleride çok dikkat çekici, golf sopası, yastık kılıfı ve yumurta gibi. Film, klasik bir müzikle başlıyor, hali vakti yerinde olan küçük bir aile, göl kenarında ki yazlık evlerine gitmek üzere yol alıyorlar. Tek amaçları, biraz golf oynamak, yelkenlilerine binmek ve zengin komşuları ile görüşmek olan bu aileyi, hiç beklemedikleri süprizler beklemektedir. Yan komşularının önünden geçerken, son derece nazik ve kibar iki genç ile tanışırlar, komşuları gençleri aile dostları olarak tanıtır ve olanlar olur. Evin hanımı mutfakta yemek yaparken, tık tık kapı çalar, kapıda ki genç nazik ve kibar bir dille 4tane yumurta ister ve olaylar birbirini izler. İki psikopat genç, amaçları bile belli olmadan aile ile oyun oynamaya başlar. Ve, deyim yerindeyse analarından emdikleri sütü burunlarından gelir... Sonuna kadar sizi, ekrana kitleyen, zaman zaman sizinde filmin içine dahil olduğunuz, muteşem bir gerilim. Tavsiyem, ilk önce 1997 yapımı filmi izleyip sonra U.S versiyona geçmeniz. Ben tam tersini yapmıştım, oda olur gerçi:) iyi seyirler

6.09.2010

Man Som Hatar Kvinnor (2009)

'Ejderha Dövmeli Kız'



İsveçli gazeteci-yazar, Steig Larsson'un aynı adlı eserinden beyaz perdeye aktarılan film, bu seneki İstanbul Film Festivalin de ilk olarak seyirci ile buluştu. Çok isteme rağmen bende bilet bulamadığımdan dolayı gösterimi kaçırmıştım. Ama, geçenlerde film elime geçti ve inanılmaz bir zevkle bir solukta filmi izledim. Film bittiğinde gözlerime şaşırdım çünki, tam tamına 2saat 32 dakika geçmişti ve ben bu sürenin nasıl geçtiğini anlamamıştım. İşte, böyle sürükleyici bir yapım olmuş, Ejdeha Dövmeli Kız. Filmin yönetmenliğini, Neils Arden Oprev üstleniyor. Başrollerde ise, Noomi Rapace ve Michael Nyqvist var.



Konuya gelirsek eğer, Michael Blomkvist son dönemde başı öne sürdüğü bir kaçakçılık olayından dolayı derde girmiş bir gazetecidir. Bir şekilde öne sürdüğü savlar hakim tarafından kabul edilmemiş ve iftiradan 6ay hapis cezası almıştır. Tam, bu noktada büyük bir hayal kırıklığı yaşayan Michael'e sıradışı bir teklif gelir. Ülkenin, en zengin ailelerinden birine mensup olan Henrik Vanger, 1966 yılında arkasından hiçbir iz bırakmadan kaybolan yeğeni Harriet'ın kayboşunda ki sırrı aralaması için Micheal'a teklif götürür. Micheal teklifi kabul eder ve çalışmaya başlar. Bu sırada, Vanger için çalışan hacker Lisbeth Salander (Ejderha Dövmeli Kız), Micheal'ın çalışmalarını kaçak bi şekilde takip etmekte ve belli noktalarda ona yardım etmektedir. Sonuçta, ortada tüm bir aileyi şüpheli noktasına getirmiş bir kaybolma hikayesi ve sapıkça işlenmiş birbirine bağlı cinayetler bulunmaktadır. İşte, bu noktada bir süre sonra, Lisbeth'de Micheal'ın çalışmalarına katılır ve olaylar iyice içinden çıkılmaz bir hal alır. Ortada, çözüm bekleyen seri cinayetler , sapık ruhlu bir katil ve bulunması gereken kayıp bir kadın vardır...



Son yıllarda izlediğim en iyi, suç-gerilim filmlerinden biri diyebilirim. İsveç'in
soğuk coğrafyasında, insanı kendine çeken bir cinayet filmi olmuş. Bazı yerlerde verdiği, İsveçte'ki ırkçılık ve cinsel istismar örnekleri gerçekten çok dikkat çekici. Bildiğim, kadarı ile film 17 eylül'de vizyona giriyor, kesinlikle gidip izlemenizi tavsiye ediyorum, memnun kalacaksınız:)

27.08.2010

Chloe (2009)



Yönetmen, Atom Egoyan'ın erotik-gerilim tarzındaki bu filmi maalesef vasatı aşamamış. Bu türde, sıradışı bir konuya sahip olmasının yanında zengin bir oyuncu kadrosuna sahip olan film, gerilim ve dram unsurların eksik kalması ile eksi puan alıyor. Daha çok erotik öğelerin ön plana çıktığı filmde, cesur sahneler de adından söz ettirir nitelikte. Konuya gelirsek eğer, Catherine(Julianne Moore) ve David (Liam Neeson) iş hayatlarında başarıyı yakalamış, biri doktor diğeri akedemisyen bir karı kocadır. Herkesin, gıpta ettikleri bir evliliği olan bu çifttin aslında geri plana atılmış bir çok problemi vardır. Yıllar geçen evliliklerinden sonra, birbirlerine karşı cinsel istekleri azalmış ve aynı evde yaşıyan iki dost gibi olmuşlardır. Cathrine, David'in kendi doğum günü partisini şehir dışında olması nedeni ile kaçırması sonucunda, aldatılma şüphesi ile yüzleşir. Kocasının başka kadınlara zaafı olduğunu kanıtlamak içinse, Chloe(Amanda Seyfried) adlı güzel bir eskortla anlaşır. Kocasının ona bağlılığını test etmekte kararlı olan Catherine gizemli ve tehlikeli eskort Chloe ile sınırları zorlayan bir işe karışır ve işler iyice içinden çıkılımaz bir hal alır...Kabaca özetlemek gerekir ise; boş bir anınızda izlenebilecek, biraz zehirli sarmaşık tadı veren, gerilim ve dram unsurlarının eksik olduğu modern bir erotik film diyebiliriz. iyi seyirler

14.07.2010

A Single Man (2009)


Moda tasarımcısı olarak tanıdğımız Tom Ford'un ilk filmi, her bakımdan takdire şayen bir eser olmuş. Her dakikası, şiirsel öğelerle kaplanmış, bir insanın içinde yaşayıpta yansıtamadığı, hüznü ve yarım kalmışlığı, muhteşem müzikler ile tamamlamış bir yapım. Christopher Isherwood'un aynı adlı romanından beyaz perdeye aktarılan filmin, yönetmeni kadar oyucu kadrosuda çok ilgi çekici. Oyucu kadrosu şu isimlerden oluşuyor; Julianne Moore, Colin Firth, Lee Pace ve Matthew Goode.

50'li yaşlarında olan İngliz Edebiyatı Profesörü olan George Falconer(Firth), hayatını 16 yıldır paylaştığı, sevgilisi Jim'i bir trafik kazası sonucu kaybetmiştir. Jim'in ölümünden sonra hayattaki tüm zevklerden ve heyacanlardan uzaklaşan George, Jim'siz olan hayatın ne kadar anlam kaybetmiş olduğunu düşünmektedir. Bir sabah kalkar ve tüm hayatını bir anda sorgular. Her anı, şiirsel dilde anlatılmış son günü, hem yeni insanları tanımasına, hem de var olan en yakın dostu Charley ile son bir kez güzel bir akşam geçirmesi ile sürer. Eve geldiğinde, artık herşey hazırdır, kişisel eşyalarını mutazzam bir şekilde sıralar ve silahı eline alır, ama herşey düşündüğü kadar kolay değildir, son bir süpriz onu beklemetektedir.

Tom Ford'un bir modacı gözü ile, oluşturduğu filmde, görsellik ve detaylar kusursuz bir şekilde aktarılmış. Ve son yıllarda sinemada trend haline gelen, eşcinsel aşk konusu, abartısız ve klişelerden uzak durularak aktarılmış ve seksten daha çok duygusal temellere oturtulmuş. Sonuç olarak tavsiyemdir, iyi seyirler..

23.04.2010

Vavien


Şok içersindeyim, dün gece filmi izledim ve kendi kendime kızıyorum saatlerdir, nasıl kaçırdım ben bu muhteşem filmi diye. Yıllardır, hep aradığım ama bulamadağım tadı ilk defa bir Türk Filmin de yakaladım. Çok ince ve kurnazca hazırlanmış senaryo, başarılı görüntü yönetmenliği ve muhteşem müzikler. Tabiki, oyunculukları da unutmamak lazım, Settar Tanrıöven ve Binnur Kaya tam anlamıyla döktürmüşler. Engin Günaydın ve Serra Yılmaz'da yine başarılı oyunculuklar çıkarmışlar.

Sıradan Anadolu insanı ve onun yaşatısını konu alan film. Ayrıca, kasaba esnafının hayatını da çok güzel bir şekilde işliyor. Engin Günaydın'ın abisine ait olan, Erbaa'da ki elektirikçi dükkanı da, bu film için biçilmiş bir kaftan gibi. Konuya gelirsek eğer, Celal kasaba da küçük bir elektrikçi dükkanına sahip olan, sıradan bir adamdır. Karısı ve oğluyla birlikte mutsuz bir yaşam süren Celal'in tüm eğlencesi abisi Cemal ile Samsun'a pavyona gitmektir. Karısı Sevilay ise, tüm zamanını evinde geçiren ve kocasını mutlu etmeye çalışan bir kadındır. Ama, Celal'den gizli Almanya'da ki babasının gönderdiği paraları biriktirmektedir. Borç batağı içinde ki Celal'de bu parayı bir çıkış yolu olarak görür ve sinsice bir plan hazırlar ama işler daha da içinden çıkılmaz bir hal alır ve tarji-komik olaylar birbirini izler...

Her detayı ile izleyiciyi şaşkına uğratan bir film. Öncelikle Vavien metaforu filmde çok başarılı bir şekilde yansıltılmış ve senaryo vavien metaforu üzerine oturtulmuş. Celal'in yaşadığı gelgitler, Sevilay'ın hayata geri dönüşü ve abisi Celal'in üstlendiği Vavien rolü tam anlamıyla şahane. Ayrıca, Celal'in neon çakmağı, porno arşivi, cinayet provası, otomatik açılan kapı, Anadolu pavyonu detayları, inşaat açılışın da ki beyaz, turuncu, mavi(akp'nin renkleri) balonlar, hepsi tam anlamıyla süperdi... Taylan Biraderlere ve Engin Günaydın'a sinemamıza böyle önemli bir kara mizah örneği kazandırdıkları için minnetlerimi sunuyorum...

3.03.2010

This Boy's Life


1993 ABD yapımı bu dram filmi, gerçek bir hikayeden esinlenerek beyazperdeye aktarılmış. Hikayenin kahramanı olan, Tobias Wolff'un aynı adlı romanından , uyarlanan bu yapımın, yönetmenlğini ise Micheal Coton-Jones üstlenmiştir. Başrollerde ise karşımıza, Robert De Niro, Leonardo Di Caprio ve Ellen Barkin çıkıyor. 1950'li yılların Amerika'sın da geçen bu hikaye, eşinden yeni boşanmış Caroline ve oğlu Tobby'nin mutluluğu yakalama ve yeni bir yaşam kurma çabalarını konu alıyor. Bu ikili, nerdeyse tüm Amerika'yı turlayıp, karşılarına çıkabilecek fırsatları yakalamaya çalışmaktadırlar. Caroline, günlük, geçici ilişkiler yaşarken, Tobby ise yeni yetme halleri ile sokaklarda serseri arkadaşları ile takılmaktadır. Caroline, son olarak taşındıkları Seattle'da, Dwight isimli eski bir askerle tanışıp, evlenmeye karar verir. Tabi ki, bu kararda düzenli bir hayat kurmak ve oğlu Tobby'i yola sokmak amacı vardır. Ama, işler pek umduğu gibi gitmez ve Dwight'in sadist disiplin yanlısı tavırları, anne oğulu hiç ummadıkları bir buhrana sürükler. Bir süre sonra, duruma aldırış etmemeye başlayan Caroline, herşeyi kabullenmiş olsa da. Tooby, bulundukları kasabadan ve Dwight'dan kaçmayı aklına koymuş ve binbir numarada olsa üniversiteye başvuru yapmayı başarmıştır. Artık, tek engel annesini de Dwight'dan uzaklaştırıp, kasabadan kaçmaktır...

Son derece başarılı bir biyografik-dram filmi, 1950'li yılların da ne kadar başarılı bir şekilde aktarıldığını söylemememek elde değil. Genel olarak filmin mesajı şu, bir insanın hayallerini kimse baltalıyamaz, işte bu erkek çoçuğu da baskı ve şiddet görmesine rağmen hayallerini gerçekleştirdi ve başarıyı elde etti. İzlenmesi gereken filmler listesine kolaylıkla koyabilirsiniz.

Ps: Leonardo Di Caprio ve Robert De Niro'nun uyumu ve oyunculukları gerçekten başarılı, ayrıca filmde Tobey Maguire, Carla Gugino ve Eliza Dushku gibi isimler yan rollerde başarılı işler çıkarmışlar...

8.02.2010

The Informant


Yönetmen, Steven Soderbergh'in 90'lı yıllarda geçen gerçek bir yolsuzluk hikayesinden esinlenerek çektiği bu film. Tam bir şuç-komedisi. Gerek anlatımı , gerek se de filmin içine kattığı mizah anlayışı ile, Soderbergh filme inanılmaz bir hava katmış.Açık, konuşmak gerekirse uzun zamandır, böyle keyifli bir film izlememiştim. Ayrıca, genel olarak pek beğenmediğim, Matt Damon'ı ilk defa çok başarılı buldum. Bana göre eğer Oscar'a aday olması gerekiyosa, bu Invictus ile değil de The Informant ile olmalıydı. Şirketin yasa dışı işlerini fark eden ve FBI'ile çalışmaya başlıyan Mark, başlarda biraz zorlansada zamanla bu işe baya ısınır ve değme muhbirlere taş çıkartıcak bir performans sergiler. Tam, anlamıyla FBI'ın kontrolunde olan Mark, uyanık yapısı ve yalan söyleme özelliği ile milyon dolarları cebe indirmeye başlar. Çalıştığı şirketin yolsuzluklarını ortaya çıkartırken, kendi yolsuzluklarını perdeler. Ama , gerçekler çok geçmeden ortaya çıkar ve kendi işini kendi bitirir. Her yönü ile çok beğendiğim ve zevkle hiç durdurmadan izlediğim bir film. Kesinlikle tavsiye ederim. iyi seyirler..

29.09.2009

21 Grams (21 Gram)


2000 yılında çektiği “Amores Peros” ve 2002 de çektiği “September 11” filmi ile başarı yakalayan Meksikalı yönetmen Alejandro Gonzalez Inarritu, "21 Grams" filmi ile Hollywood’un büyük oyuncuları ile çalışma fırsatı buldu ve bu filmde Oscarlı oyuncu Sean Penn, Benicio Del Toro ve güzel oyuncu Naomi Watts’ı bir araya getirdi.

Amores Peros filmi ile izleyenleri sarsan Meksikalı yönetmen. “21 gram” filmi ile izleyicilerle yine benzer bir hikâye ve kurgu ile buluşuyor. Birbirinden farklı 3 insanın başına gelenleri ve bir kaza sonucu yaşamlarının bir nokta da kesişmesinin anlatıldığı filmde, yönetmen izleyicilere kader kavramını sorgulatıyor adeta.

Matematik Profösör Paul ( Sean Pean) ölümcül bir hastalığın pençesinde ölümle yaşam arasında sıkışıp kalmış, yaşaması için uygun bir kalp nakli beklemektedir. Mutsuz bir evliliği ve ölmeden önce kendisinden bebek bekleyen bir karısı vardır. Ölüme adım adım yaklaşan sigara bağımlısı Paul’un hayatı sabıka dosyası bir hayli kabarık Jack ( Benicio del Toro)’in bir anlık ihmali sonucu trafik kazasına ve 3 kişinin ölüme sebep vermesi ile değişir. Talihsiz kaza ile değişen sadece Paul’un hayatı değildir. Aynı zamanda hayatını düzene sokmak için kendini dine adayan Jack’in ve ekonomik standartları yüksek, 2 çocuk annesi mutlu bir evliliği olan Christina’ın hayatı da altüst olmuştur artık ( Naomi Watts)

Christina, bu vahim kaza da kızlarını ve eşini kaybetmiştir. Paul ise bu kaza sonucu yeni bir kalbe sahip olmuştur. Jack artık inançlarını sorgulamaya başlamış ve büyük bir vicdan azabı ile polise teslim olmuştur. Başka birinin kalbini taşıyan ve vicdanı rahat olmayan Paul mutsuz evliliğine son vermiş, kalbini taşıdığı adamın ailesini araştırmaya başlamıştır. Christina ailesini kaybettikten sonra tekrar uyuşturucuya başlamış ve Paul ile tanışmıştır. Eşinin kalbini taşıması ile aralarında duygusal bir yakınlık başlamış ve işler bundan sonra daha karmaşık bir hal almıştır.

Son derece etkileyici bir kurgu ve hikâye’ye sahip Filmin akıllardan silinmeyen ve hafızalara kazınan bölümü bence filmin sonunda Paul’un ölümle yaşam arasındaki sahnede geçen şu sözlerdir;

Madeni paranın ağırlığı, bir kurşun, bir çikolata parçasının…21 gram ne kadar çeker?
Sokakta karşılaştığımız bedenleri dolduran, onları ayakta tutan bu mu? Sadece 21 gram..
Bizi kimi zaman kıvrandıran, kimi zaman bulutların üstüne çıkaran…Bedenlerimizi olduğu kadar hayatı da anlamlı kılan…
Sorgulamaların, acıların, iç hesaplaşmaların nedeni de bu mu? Duyarsızlaşmanın sebebi nedir öyleyse? 21 gram ne zaman kaybolur?
Kaç hayat yaşıyoruz?
Kaç kez ölüyoruz?
Ölüm anında 21 gram kaybettiğimiz söyleniyor
21 grama ne sığar?
Ne kadarı kaybolur?
21 gram ne zaman kaybolur?
Ne kadarı onunla gider?
Geriye ne kadarı kalır?
21 gram… Beş madeni paranın ağırlığı, bir kurşun, bir çikolata parçasının..
21 gram ne kadar çeker


8.08.2009

Primal Fear (İlk Korku)


1996 yapımı, Psikolojik- suç ve dram tarzı bir film, çoçukluğumda izleyip unutamadığım filmlerden biridir ve kısa bir araştırmadan sonra zor da olsa tekrar izleme şansına sahip oldum ve tekrar çok yoğun bir şekilde etkilemeyi başardı beni. Filmin yönetmeni Gregory Hoblit. Oyuncular ise; Richard Gere, Edward Norton ve Laura Linney. Film Norton'ın ilk filmi olması ile büyük ilgi çekiyor ve gerçekten Norton'ın yeteneğinin sonradan kazanılmış değil de tanrı vergisi olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor, o genç yaşında tecrübeli aktör Gere'ı gölgede bırakıyor ve büyük bir oyunuluk örneği gösteriyor. Bu filmden sonra tabiki birçok kapı Norton'a açılıyor ve birçok önemli yapıtta başrolleri üstleniyor. Hikayemiz Chicago'da geçmekte, başarılı ve kendine çok güvenen avukat Martin Vail, başpiskoposun ölümünden sorumlu tutulan 18yaşındaki Aaron'ı savunmaya karar verir. Bu dava aslında bir yandan da, Vail'ın şehirdeki yolsuzlukları ve adaletsizliği ortaya çıkarmasında bir fırsattır. Ayrıca davanın savcısı da eski kız arkadaşıdır. Dava ilerledikçe birçok gerçekle yüzyüze kalırlar, din adamının sapkın sex ilişkileri, geç Aaron'ın çiftkişilikli pisikolojik durumu ve hafıza kaybı işleri içinden çıkılmaz bir duruma getirmiştir. Vail'in tek yapması gereken Aaron'ın çiftkişilikli olduğunu kanıtlamak, cinayetin bilinçli işlenmediğini hakime inandırıp, genci idamdan kurtarmaktır. Zor olsada, Vail davayı kazanmayı başarır ama bu sefer başka bir gerçekle yüzyüze gelir... Filmin sonu gerçekten insanı şok eder bir şekilde bitmiş, bir çok nedenden dolayı sinema tarihinin iyi filmlerinden biri olarak gösterilen bu film, kesinlikle tavsiyemdir, iyi seyirler...

p.s : filmin müzikleride çok başarılı, ve filmde geçen Lacrimosa şarkısı, tüm dünyada bir şekilde Fado(portekiz folk müziği)'nun popülerleşmesinde büyük bir katkıda bulunmuştur. Filmi izledikten sonra tekrardan bir daha Cançao Do Mar'ı dinleyin:)

imdb puanı: 7.6