Pages

Klasik-Kült etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Klasik-Kült etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16.02.2010

Cool Hand Luke


Uzun zamandır, klasik filmlerden uzak kalmıştım ve sizlerle film kritiği paylaşamamıştım. Bu nedenle bu hafta, ilk yazımı çok sevdiğim klasik bir film ile başlamak istiyorum. Cool Hand Luke , 1967 yapımı bir film. Senaryo, Donn Pearce'in aynı adlı romanından beyazperdeye aktarılmış. Filmin, yönetmenliğini ise Stuart Rosenberg üstleniyor. Başrollerde ise karşımıza, Paul Newman, Denis Hopper, George Kennedy ve Strother Martin çıkıyor. Özellikle, Paul Newman'ın başarılı oyunculuğu filme damga vurmuş ve hem Newman hem de film, daha sonraları bir fenomen haline gelmiştir. Görünüşte basit bir hapishane filmi gibi gözüksede, hem içindeki replikler hem de senaryonun işleniş biçimi filme çok ayrı bir hava katmıştır. Luke, savaş gazisi bir serseridir. Bir akşam, sarhoş haldeyken kamu malına zarar vermekten içeri alınan Luke, Güney'de bir hapishaneye gönderilir. Hemen, ilk andan duruşu ve tarzı ile diğerlerinden farklı olduğu ortaya çıkar. Otoriteye boyun eğmeyeşi, kaybetmeye tahammülü olmayan şaslı hali ve kurnaz gülüşü ile adı 'Cool Hand Luke' a çıkmıştır. Şanslı, Luke'un şansı annesinin ölümü ie bir anda değişir ve firar etme teşebbüsleri birbirini izler. Her firardan sonra yakalandığın da , yapılan işkencelerden dolayı herkes, Luke'un pes etmesini beklerken, o pes etmez ve son firarını da gerçekleştirir. Günümüz, hapishane temalı filmlerin ve dizilerin bana göre, atası olan bu film, 2 saat boyunca keyifli zaman geçermenizi sağlıyor. Ayrıca, Paul Newman'ın bu filmden sonra hayranı olmamak elde değil.

p.s: Filmde geçen bir iki replik çok hoşuma gitti ve bunları sizinle paylaşmak istedim;

luke: i can eat fifty eggs.
dragline: nobody can eat fifty eggs.
convict: you just said he could eat anything.
dragline: did you ever eat fifty eggs?
luke: nobody ever eat fifty eggs.


luke: what we've got here... is failure to communicate

p.s2: Luke'un annesi öldükten sonra söylediği şarkı da bence, hüznün bugüne kadar aktarılmış en eğlenceli haliydi. İşte sözler;

i don't care if it rains or freezes...
...as long as i got my plastic jesus...
...sitting on the dashboard of my car.
comes in colors pink and pleasant.
glows in the dark 'cause it's iridescent.
take it with you...when you travel far.
get yourself a sweet madonna...
...dressed in rhinestone sittin' on...
...a pedestal of abalone shell.
going 90, i ain't scary...
...'cause i got the virgin mary...
...assuring me...
...that i won't go to hell.
get yourself a sweet madonna...
...dressed in rhinestone sittin' on...
...pedestal of abalone shell.
going 90, i ain't scary...
...'cause i got the virgin mary.
assuring me...
...that i won't go to hell.

24.12.2009

Being There (Bir Yerde)


İngiliz komedi ustası Peter Sellers'ın muhteşem bir filmini sizlerle paylaşmak istiyorum. Hepimizin aklına Pembe Panter serisi ve absürd-komedi tarzında ki filmleriyle gelen büyük oyuncu, bu sefer bambaşka bir rol üstlenmiş. Filmde yine bir nebze absürdlük var ama yoğun dram ağı filmin genelinde kendini hissettiriyor. 1979 yapımı film, 1980'de ölen Peter Sellers'ın son bir kaç filminden biri. Bu filmdeki, oyunculuğu ile sadece komedi oyuncusu olmadığını tüm dünyaya göstermiş ve Oscar'a aday olmuştur ve birçok ödül kazanmıştır. Polonyalı yazar, Jerzy Kosinski'nin kitabından sinemaya aktarılan filmin, yönetmenliğini ise Hal Ashby üstlenmiştir. Baştan söylemek gerekir ise, filmin ilk 15-20dk.'sı inanılmaz sıkıcı başlıyor ama bu ilk dakkalara sabrederseniz, film daha sonra hızlanıyor ve boşuna beklemediğinizi anlıyor ve inanılmaz keyif alıyorsunuz.

Chance, kendini bildiğinden beri yaşlı bir adamın evinde bahçıvanlık yapmış ve bir kez bile olsun adımını dışarı atmamıştır. Bütün hayatı, yetiştirdiği bitkiler olan Chance, diğer vakitlerinde ise bol bol televizyon izlemektedir. Yaşlı adamın ölümünden sonra, avukatlara yaşlı adamla yaşadığına dair hiçbir kanıt sunamayan Chance, istemeden de olsa elinde bavulu yollara düşer. Okuması-yazması olmayan, kimliği dahil bulunmyana karakterin, sahip olduğu tek şey bavulu ve uzaktan kumandasıdır. Sokaklarda, yürürken Chance'in şansı bir şeilde döner ve çok zengin ve nüfuzlu bir eve misafir olur. Saflığı ve içten duruşu ile ev sakinleri ve dostlarının, tüm güvenini kazanan Chance'in adı zamanla bir efsana haline bile gelir ve traji-komik olaylar birbirini izler...

Peter Sellers'ın muteşem ötesi bu filmini herkese tavsiye ederim. Kişisel olarak Sellers benim favori komedyenim ama dram ağarlıklı bu filmde ki, oyunculuğu ile herkese, ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu göstermiştir. Senaryo, zaten ünlü Polonyalı yazarın kitabından uyarlanma. Her yönü ile bir başyapıt sayılabilir. İyi seyirler.

imdb puanı:8.0

1.12.2009

Goodfellas (Sıkı Dostlar)



Godfather'dan sonra izlediğim en iyi mafya filmini sizlerle paylaşmak istedim. Eminim ki birçok kişi Goodfellas'ı izlemiş ve benim gibi etkisi altında kalmıştır.
Martin Scorsese, filmin yönetmen koltuğunda oturuyor. Tabiki, usta yönetmen filme inanılmaz bir aksiyon havası katıyor ve parçaları çok güzel birleştiriyor. Başrollerde ki, Ray Liotta, Robert De Niro ve Joe Pesci ise, yıllarca unutulmayacak bir performans ortaya koyup, filmin bu kadar popüler olmasında önemli rol oynuyorlar.



Nicholas Pileggi'nin Wiseguys adlı romanından uyarlanan film, gangster Henry Mill'in gerçek hayatını konu alıyor. Henry, yarı italyan yarı da İrlanda'lıdır. Çoçuk yaşta, mafya adına çalışmaya başlayan Henry, zamanla ağır abilerin tamamından geçer not almış ve güvenilirliğini kanıtlamıştır. 20'li yaşların başında cebinde parası, altında arabası ve sonsuz imkana sahip olmaya başlıyan Henry, zamanla meslekde yükselme isteği içine girmiştir. James Conway(De Niro) ve Tommy DeVito(Joe Pesci) ile birlikte çalışmaya başlıyan Henry, küçük çapta hırsızlıklardan , uyuşturucu satılıcığına kadar yükselmiş ve lüks bir hayatı elde etmiştir. Fakat, Amerika'da İtalyan mafyası içinde hiyerarşik bir yapılanma söz konusudur ve bu hiyarerşik aileye sadece safkan İtalyan'lar mensup olabilmektedir. James ve Henry'nin en büyük amacı yakın dostları Tommy'i ailenin içine sokmaktır. Ama, işler pek istedikleri gibi yürümez ve şatafatlı günler bir an da son bulur. Yaptıkları uyuşturucu ticareti ve umarsızca işledikleri cinayetler , SıkıDostları artık bir hedef haline getirmiştir...



Başyapıt olarak gösterebileceğimiz bu film, gerek yönetmen Scorsese'nin başarılı yönetimi gerekse de oyuncu kadrosunun mükemmele yakın oyunculukları ile mafya filmleri içinde haklı bir yere sahip olmuştur. 6 dalda Oscar adayı gösterilen film, Joe Pesci'ye en iyi yardımcı erkek ödülü kazandırmıştır...

imdb notu:8.8

5.11.2009

The Shawshank Redemption


Imdb gibi dünyanın bir numaralı sinema sitesinde "Godfather" ve "Batman:The Dark Knight" gibi iki iddialı yapımla verdiği birincilik mücadelesini bir süredir önde götüren bir film hakkında yorumda bulunmak hiçte kolay bir şey değil.Evet,Shawshank Redemption imdb'nin tüm zamanların en iyi filmleri listesinde birinci sırada.Üstelik 1995 senesinde Oscar'ı kaptırdığı Forrest Gump ise 39.sırada yer alıyor bu listede.Forrest Gump Oscar'ı almasaydı gene de gönlümün tüm "oscarları" Forrest Gump'ın olacaktı.Ancak imdb'nin tablosunda bir kez daha gördüğümüz üzere,halkın zevkleriyle sinema otoritelerinin,jürilerin zevkleri bir birine uymuyor.Kaldı ki biz Türkiye'de bu durumu neredeyse her sene Antalya'da veya Adana'da,hiç biri olmazsa,Sinan Çetin veya benzer bir polemikçinin monologlarıyla yaşıyoruz.Neyse,netice itibariyle seyirci tarafından sevilmediği iddia edilse de festivallerden ödüllerle dönen bir "Yumurta" ve Oscar'ı Forrest Gump'a kaptırdığı halde sadık izleyicileri tarafından tüm zamanların en iyi filmi olma şöhretine ulaşan bir "Shawshank Redemption" gerçeği var önümüzde.

Filmi izleyenlere hiç ilginç gelmeyecek olsa da filmin Stephen King'in"rita hayworth and shawshank redemption" adlı öyküsünden uyarlanarak senaryo haline getirildiğini belirtelim.Yani ,filmin birinciliği ne kadar tartışılabilir olarak gözükse de hikayesinin usta bir kalemin elinden çıktığını kabul etmemiz gerekir.Yönetmen Frank Darabont da iyi iş çıkarmış doğrusu.Film gerçekten ustaca işlenmiş.Hapishane psikolojisini çok iyi işlemiş,esirlik-özgürlük kavramlarını çok ustaca sorgulamış,göstermiş.Zaten Darabont bu türde başarılı olduğunun farkına varmış olacak ki,bu filmin arkasından Yeşil Yol'u çekti.Gene de Yeşil Yol'un türkçe adıyla Esaretin Bedeli'nin yanına dahi yaklaşamayacağını belirtelim.

Shawshank Redemption daha çok hayatını değiştirmesi için film izleyenler veya kitap okuyanlar tarafından beğenilebilecek bir film olarak göze çarpıyor.Çünkü şanssız,talihsiz bir adamın var olma savaşı var filmde."Umut etme"ye dizilen methiyeler,uzak bir adada kurulan hayaller,ufak,eski bir tekne ve daha nicesi...Filmin belki de bu kadar sevilmesinin sebebi bu ufak detaylar.Tabii,hapishanede geçen onca yıldan sonra "dışarıyı" garipseme,hapishaneye duyulan aitlik hissi gibi başarılı vurgular ve sıfırdan yaratılan kütüphane,incilin içine saklanan çekiç ve Rita Hayworth'un güzelliğinin arkasına saklanan,özgürlüğe uzanan tünel gibi gülümseten detaylar çok önemliydi.Morgan Freeman ve Tim Robbins'in oyunculuklarını anlatmaya kalemimin gücü yetmeyeceği için onlara ayrı bir paragraf aç(a)mıyor sadece her zaman ki gibi muhteşem oynadıklarını söylemekle yetiniyorum.

Not:Aynen filmi gibi Tim Robbins de 1995'te Oscar'ı alamamıştı.Neyse ki,o yıllar sonra Mystic Riverla amacına ulaştı ve en iyi yardımcı erkek oyuncu dalında Oscar'ı kazanmasını bildi.

1.11.2009

A Bout De Souffle (Serseri Aşıklar)


Karşınızda Fransız Yeni Dalga akımının ilk örneklerinden biri var. 1960 yapımı filmin, yönetmenliğini Jean-Luc Godard yapıyor. Ayrıca senaryoda da Truffaut ile birlikte Godard'ın ismine tekrar rastlıyoruz. Filmin, sinema tarihinde belli bir yere sahip olmasının ve diğerlerinden ayrılmasının belli başlı bazı nedenleri var. Bunlar, o güne kadar yapılmış tüm filmlerde uyulan bazı kurallar vardır ve bu filmle birlikte o kurullar bir bakıma yıkılıyor. Nerdeyse, ilk defa senaryo bir bütünlük halinde ilerlemiyor ve bölük pörçük parçalar ustalıkla birleştiriliyor. Ayrıca, bu filmle birlikte Avrupa Sineması çok büyük bir popülerite kazanıyor. Bir not da filmin oyuncuları için söylemek istiyorum; Jean-Paul Belmondo ve Jean Seberg genç yaşlarına rağmen inanılmaz oyunculuklar çıkarmışlardır ve her ikiside filmden sonra büyük bir şöhret kazanmışlardır. Kişisel olarak, filmden sonra Seberg'e hayran kaldım. Bence, gelmiş geçmiş en etkileyeci ve en güzel kadın oyuncu.( Belki biraz abartmış olabilirim:) )


Michel Poiccard, ufak tefek hırsızlıklar yapan genç bir serseridir. Son yaptığı araba hırsızlığında istemeden de olsa bir polis memurunun ölümüne neden olur. Bu olaydan sonra apar topar Marsilya'dan kaçar ve Paris'e gelir. Daha önce bir kaç kez birlikte olduğu Amerikalı genç yazar adayı Patricia'yı bulur. Kadınlarla arası çok iyi olan Michel, garip bir şekilde bu kısa saçlı, zaman zaman ümitsiz zaman zaman ise güvensiz olan bu kıza aşık olur. En büyük amacı Patricia'yı ikna edip, onunla birlikte Roma'ya kaçmaktır. Michel, ne kadar duyguların dan emin olsa da. Patrica, Michel' e olan duygularından emin değildir. Tabi ki, bunun altında, Patrica'nın gel gitli ruh hali ve ne istediğini bilmeyen kişiliği yatar. Patricia, hem Michel'e bağlanıp deli gibi aşık olmak ister, hem de özgürlüğünden ve hayatından ödün vermek istemez. Michel ise, hayat karşı daha umarsızdır ve örnek aldığı Bogart'ın yeni yetme halleri ile Paris'i de karıştırmaya devam eder. Bu arada, polisler peşine çoktan düşmüştür ve çember Michel için git gide daralmaktadır.
Gerek günümüz romantik filmlerinin bir bakıma atası olması nedeni ile gereksede o gün
şartların da sahip olduğu özgün senaryosu ile dikkat çeken bir yapım. Diyalog zenginliği ve oyunculuk kalitesi de artı değerler olarak hanesine yazılıyor. Birçok yönden, kültleşmiş romantik-suç filmi, tavsiyemdir, iyi seyirler...
imdb notu: 8.0

1.09.2009

The Good, The Bad and The Ugly...


Klasik Western tarzında sinema tarihinin en iyi filmi olarak gösterilen bu yapım, genel anlamda da sinema tarihinin en iyi ilk 10 filmi içinde gösteriliyor. 1966 yapımı film'in yönetmenliğini Sergio Leone üstleniyor, yönetmen Western filmlerine getirdiği farklı üslubla tanınıyor. Diğer önemli filmleri; Bir Avuç Dolar, Birkaç Dolar İçin vs... Filmde, tarihsel olaylar başarılı bir kurgu ile sentezlenmiş ve başarılı bir anlatım ortaya çıkmış. Amerikan iç Savaşı'nın, süreci ve genel olarak etkileri yüzeysel olsa bile anlatılmış. Bir yandan Savaşı izlerken, bir yandan da 19yy.'da ki Vahşi Batı'nın gerçekleri ile yüzyüze kalıyoruz. Hikayemiz, 3 kişi arasına dönüyor, bu 3kişininde hem benzer özellikleri var hemde birbirilerini ayıran derin farklılıkları. The Ugly(Tuco), azılı bir kanun kaçağıdır, yersiz yurtsuz başı boş bir şekilde gezer, tek derdi hırsızlık veya düzenbazlık yaparak para kazanmaktır. Ayrıca, The Good(Blondie) ile geçiçi olsada ortak işler yaparlar. The Bad( Angel Eyes)'da ise içlerinde en korkutucu olanıdır, gözünü hiç kırpmadan adam öldürebilir ve çok acımasızdır. Son olarak Blondie'yi tanıtmak gerekir ise, o karizmatik ve hoşgörülü bir Kovboy'dur, kanunsuz işler yapsa bile içinde acıma hissi olan, paylaşmayı bilen ama inanılmaz bir biçimde zeki olan ve içlerinde silahı en iyi kullanandır. Bu üçlünün yolu, Savaş sırasında kaybolan altınların yerini bulma yolunda kesişir ve inanılmaz keyifli ve eğlenceli bir serüven ortaya çıkar. Klasik Western filme ilgisi olan herkesin izlemesi gereken bir film, gerek müzikleri, gerekse de konusu bakımından , kendi tarzında bir başyapıt. Ayrıca, başarılı oyunculukları da kenara atmamak lazım, bu filmde ki Blondie rolü ile, Clint Eastwood yaşayan bir efsaneye dönüşmüş ve replikleri ise kült hale gelmiştir...

imdb puanı: 9.0

17.08.2009

THE PARTY


Bu hafta klasikler bölümünde sizlere, klasik-komedilerden bir filmi tanıtacağım. Ünlü İngiliz oyuncu Peter Sellers başrollerde ve yine o muhteşem komedi tarzı ile insanı gülmekten kırıyor gerçekten. Ünlü komedyen, bugünün modern komedi anlayaşının önderlerindendir ve birçok otorite tarafından tartışmasız sinema tarihinin en komik oyuncularından biri olarak gösterilir. 1968 ABD yapımı bu filmde, yönetmenlği Blake Edward üstleniyor, Pembe Panter serilerinden tanıdığımız yönetmen, bu yapımdada gerçekten başarılı bir iş çıkarmış. Çoğunlukta, tek mekanda geçen bu film, tek mekanda geçmesine rağmen çok sürükleyici ve heyecanlı. Hintli bir karakteri canlandıran Sellers, filmdeki Hintli aksanı gerçekten çok başarılı bir şekilde konuşuyor, herhangi bir Hintli bile onun gerçek bir Hintli olmadığını anlayamaz. Hrundi V. Bakshi, sinema filmlerinde ufak roller alan, başarısız ve sakar bir aktördür. Son filmdeki, sakarlıklarında ötürü Hollywood'un kara listesine girmeyi çoktan başarmıştır. Yalnız, isim listelerindeki bir yanlışlıktan ötürü, Hollywood Jet sosyetesinin katıldığı bir partiye davet edilir. Tabiki, bu parti artık bildiğimiz Hollywood partilerinden olmayacaktır, çünkü sakar kahramanımız bu partiyi birbirine katacaktır. Sellers, inanılmaz komik bir karakteri canlandırıyor; sakar, meraklı, ağzını tutamayan ve saçma sapan konuşan biri. Ama bu karakter ayrıca, çok duygusal, iyi niyetli ve inanılmaz derecede safça. Filmin, sonuna doğru yakınlaştığı Fransız aktris ile birlikte partiden çıkan Hrundi, geçde olsa film setlerini perişan eden oyuncu olduğu anlaşılır. Fakat, artık herşey için çok geçtir, parti çoktan bitmiş ve Hrundi aradığı aşkı bulmuş ve onu ünlü film yapımcısından çalmıştır:) Son derece komik, absürd öğelerle kaplanmış, süper bir Peter Sellers filmi, tavsiyemdir, iyi seyirler...

imdb puanı: 7.4

24.07.2009

Casablanca


Birçok sinema otoritesine ve birçok eleştirmene göre sinema tarihinin en iyi 5 filmi içinde olan bir başyapıttır, Casablanca. 1942 ABD yapımı bu film, zamanla kült bir hale gelmiş ve Casablanca şehrini bile bir marka değeri katmıştır. Daha sonra birçok film, Casablanca'dan esinlenmiş, ya senaryosunun bir kısmını ya da repliklerinin bir kısmını kullanarak yeni filmler ortaya çıkarmışlardır. Aşk filmlerininde atası olması ayrı bir önemli noktadır, bu filmdeki umutsuz aşk birçok filme esin kaynağı olmuştur. Kısacası, sinema tarihinin isminden en çok bahsettiren filmlerinden biridir.

Filmin oyuncu kadrosu; Humprey Bogart, Ingrid Bergman, Claude Rains, Dooley Wilson ve Peter Lorre vs... Bu yapıttaki başarılı oyunculukları Bogart ve Bergman'ı dünya çapında bir popülerite ve ün kazandırmıştır. Ayrıca bu ikilinin, sinema tarihinin biribirine en çok yakışan çifti olduğu bile iddaa edilmiştir.

Hikayemiz, Fas'ın o meşhur şehri Casablanca'da geçmektedir, 2.Dünya Savası zamanı ve birçok Avrupalı göçmen Amerika'ya ulaşabilmek için , önce Casablanca'ya daha sonra ordan Lizbon'a geçip en son durakları olan Amerika'ya ulaşabilmektedir. Bu yoğun hatta en kritik ve riskli nokta Casablanca noktasıdır, bir çok göçmen burda yılarca kalabilme ihtimaline sahiptir. Victro Lazlow ve güzel eşi Ilsa da bu göçmenlerdendir. Ve Casablanca'dan kurtulmanın tek yolu, Casablanca'nın gece hayatını yönlendiren isim olan ve en ünlü bar'in sahibi olan Ricky'den gerekli olan vizeleri almaktır. Yalnız, bir sorun vardır çünki, Ilsa ile Ricky yıllar önce Paris'te büyük bir aşk yaşamışlardır ve Ilsa çaresizce Ricky'i bırakmış ve bu biten ilişki Ricky'i çok yoğun bir şekilde etkilemiş ve bu ilişkiyi kalibine gömmek zorunda kalmıştır. Ricky ve Ilsa , Ricky'nin Bar'ında tekrar birbirilerini gördüklerinde tekrar herşey canlanır ve o meşhur replik ağızlardan dökülür 'Play it Again Sam' , Sam'in söylediği şarkı ise bu aşıkların ortak şarkısı olan, 'As Time Goes By' şarkısıdır. Ve artık, Ricky bir karar arifesindedir... Ya yıllar önce onu bırakan, kadına ve kocasına sırtını dönecektir ya da idealist bir şekilde davranıp, aşkını kalbine gömerek onların kaçmasında onlara yardım edecektir, devamını izlemeyenler için yazmak istemiyorum:)

Özetle, karşınızda bir sinema başyapıtı var, birçok kez sinema tarihinin en iyi film'i olarak gösterilmiş ve bir çok övgüye layık görülmüştür. Her sinema severin izlemesi gereken , önemli bir film'dir, tavsiye ediyorum deyip haddimi aşmak istemiyorum, karşınızda bir başyapıt var , ismini duyup, bugüne kadar bir şekilde kaçıranlar, daha fazla zaman kaybetmesinler:)...
imdb puanı: 8.8

15.07.2009

The Graduate (Mezun)


Benim için klasik filmler içinde hep ayrı yeri olmuş bir filmdir The Graduate, 1967 yapımı film, senaryosu, müzikleri ve oyuncularıyla zamanında baya bir ilgi görmüş ve sinema otoriteleri tarafından en iyi absürd aşk filmleri arasında gösterilmiştir. Ayrıca film, Dustin Hoffman'ı , Dustin Hoffman yapan filmdir , bu filmle birlikte büyük bir saygınlık ve popülerite kazanmıştır. Diğer oyuncular ise; Anne Bancroft, Katharine Ross, Buck Henry vs... Kolejden yeni mezun olmuş olan Benjamin Braddock'un( Hoffman)'ın aklı baya bir karışmıştır, bir yandan cinselliği ve gençliğini keşfetme çabaları bir yandan da ailesi ve yakınlarının ona verdiği tavsiyelerden dolayı bunalmıştır, vaktinin çoğunu banliyodaki evlerinde havuza girerek geçirmektedir. Bir gün, babasının ortağı Mr.Robinson'ın eşi ile tanışır ve onla yasak bir aşk yaşamaya başlarlar, bu aşk cinsellik üzerine kurulmuştur. Fakat herşey, Mrs.Robinson'ın kızı Elaine'in şehre dönmesiyle değişir ve Benjamin , Elaine'ye aşık olur. Film bircok eleştirmene göre, 60'lı yıllardaki Amerikan Burjuvasini ti'ye alıyor ve bu sosyal grubun boşluğunu dile getiriyor, absürd ve komedi unsurlarıyla tabiki. Film ayrıca, 7 dalda Oscar ödülü'ne aday olmuş ama sadece en iyi yönetmenlik ödülüne layık görülmüştür. Açıkçası, filmin müzikleri de bence ödülü fazlasıyla hak ediyormuş, Simon& Garfunkel'in seslendirdikleri müzikler yıllarca dillere pelesenk olmuş, kült şarkılar hallerine gelmişler, ve birçok kez değişik cover'ları başka sanatçılar tarafından da söylenmiştir. Sounds of Silence ve Mrs.Robinson benim favorilerim arasında. Kısacası, bir döneme damgasını vurmuş bir filmdir , izlemeyenlere kesinlikle tavsiye ederim.

imdb puanı: 8.2

14.07.2009

Annie Hall


Woody Allen'ın en parlak dönemlerine rastgelen Annie Hall bu parlak dönemin hakkını verircesine Allen'ın filmleri arasında yıllar geçmesine rağmen hala en ayrı yerde duruyor.İlişkileri,ilişkiyi yaşanmaz,mutsuz kılan partnerleri ve aslında tüm bunların gölgesinde kendi hayatını her zamanki gibi obsesif ruh halini anlatan bir film olarak duruyor Annie Hall.Allen'ın anlattıkları her daim ilginçtir zaten ama bunu başarılı bir film kurgusu içinde,zaman zaman mekandaki dış kişilerden yorum alarak,zaman zamanda kameraya dönerek seyirciyi de sahneye katması ile anlatılanlar,yaşananlar daha da etkileyici oluyor.Kısacası filmde Woody Allen'ın hayatına dair her detayı görmek mümkün:Hemen her filminde ve gerçekte olduğu gibi yahudi bir karakter,Allen'ın New York'u ve yine Allen'ın Los Angeles ekseninde diğer şehirlere bakışı,Brooklyn'de geçen çocukluğu,hep yanlış kadınlara aşık oluşu,kimi konulardaki obsesifliği,anti-semitizim sosu,entellektüel partnerlerin mutsuzluğu ve daha niceleri...Hoş detaylarla dolu nevrotik bir karakterin ilişkilerinde yaşadığı sorunlar...Entellektüel,orta yaşlı,nevrotik,yahudi bir adamın yaşadığı ilişkiler ve tek gerçek aşkı Annie...Filmin özeti sonunda anlatılan fıkra gibi ilişkilerin mantıksız,boşuna olduğunu düşünseniz de onlarsız yapamıyorsunuz,sürdürmek için adeta bir savaş veriyorsunuz bir ilişkiniz olduğunda mutsuz olacağınızı bildiğiniz halde...Filmin imdb notu:8.2 bense 9 veriyorum.
P.S:Konuk oyunculuğun usta ismi Christopher Walken bu filmde de kendine bir yer bulmuş.