Pages

Bağımsızlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bağımsızlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5.01.2011

Cyrus (2010)


Cyrus, drama yönü kuvvetli olan bir komedi filmi olarak öne çıkıyor. Mark ve Jay Duplass kardeşlerin birlikte çektikleri filmin başrollerini ise şu isimler paylaşıyor; Marisa Tomei, Jonah Hill, Jonhn C. Reilly ve Catherine Keener.

John (Reilly) 40'li yaşların sonlarında kendi halinde yaşayan, sürekli kaybeden olmaya alışmış bir erkektir. Boşandığı karısının başkası ile evlenme kararı alması John'un hayatını daha da içinden çıkılmaz bir hal almasına neden olmuştur. İşte tam bu anda, John bir davette Molly(Tomei) ile tanışır. Molly son derece seksi ve alımlı bir kadın olmasına rağmen kendi tabiri ile 'Shrek' John ile takılmaya başlar. Aralarında muhteşem bir utum başlasada karşılarında devasa bir sorun vardır. Cyrus (Hill) Molly'nin işe yaramaz , annesine tutku ile bağlı olan, tabiri caizse koca bir bebektir. Molly ise aşırı duygusal biridır ve Cyrus'a karşı bir zaafı vardır. Buna rağmen hayatında ki iki erkek arasında bir balans oluşturmaya çalışırken bu kocaman iki erkek çoçukça oyunlar ile onun tek hakimi olmak için savaşa çoktan tutuşmuşlardır bile.

Komedi unsurları çok göze batırılmayan. Bağımsız Amerikan Filmi havası heran hissedilen, ilginç mizah anlayışı ve oyunculukları ile dikkat çeken bir yapım. Kesinlikle tavsiye ediyorum, kaçırmayın derim...

11.11.2010

Greenberg (2010)


The Squid and The Whale ile adını duyuran yönetmen Noam Baumbach'ın, senaryosunu eski eşi Jeniffer Jason Leigh ile oluşturdukları, Greenberg filmi pek dikkat çekmeyen ama vurucu nitelikleri olan bir yapım. Başrollerini, Ben Stiller ve Greta Gerwig üstlendiği film, genel olarak depresif ve hayatta istediğini bir türlü yakalayamamış insanların yaşama çabaları üzerinde dönüyor. Zaman zaman sıkıntı vermiyor değil ama, gerek Stiller'in başarılı oyunculuğu, gerek mizah yönü taşıyan karakterler gerekse de Californiya'nin kış güneşli sonbahar havası, izleyiciyi tatmin ediyor. Zira, bu tempo ile filmin New York veya Boston'da filan geçtiğini düşünemiyorum. Neyse, filmin konusuna dönersek eğer; Roger Greenberg(Ben Stiller), orta derece bir Rock Star olma şansını zamanında kaybetmiş. Psikolojik problemler yaşayan, hayatta bir türlü düzen ve yol tutturamamış 40'li yaşların başında bir adamdır. Bir süreliğine hiçbir şey yapmamak ve hayatını gözden geçirmek için, erkek kardeşinin Los Angeles'da ki evine taşınır. Kardeşinin, Vietnam'da olması nedeni ile hafif bir yalnızlık yaşayan Roger, yalnızlığını eski arkadaşları ve kardeşinin asistanı Florence ile atmaya çalışır. Florence, 20'li yaşların sonlarında duygusal açlık yaşayan, iyi niyetli bir kızdır. İkilinin zamanla arasında duygusal bir haraketlenme oluşur ve film süprizsiz ve sessiz sakin bir şekilde biter. Greenberg, herkese tavsiye edebileceğim bir film kesinlikle değil. Ama, yeni dönem Amerikan Bağımsız Sinemasın'dan hoşlanan ve depresif filmleri kaldırabilenler kesinlikle izlesinin.

Filmden bir kaç vurucu replik:

-florence: do you think you could love me?
roger: i.. i don't know, florence.

-ivan schrank: youth is wasted on the young.
roger greenberg: i'd go further. i'd go: life is wasted on people.

-roger: hurt people, hurt people...

8.04.2010

Petit Indi


İspanyol,Katalan,Fransız ortak yapımı "Petit Indi",son yılların "popüler" şehirlerinden Barcelona'nın banliyölerinde yaşayan genç Arnau'nın hayata tutunma serüvenini anlatıyor.İspanyol yönetmen Marc Recha kamerasını şehrin dışında yaşayan,günlük,angarya işlerle geçimini sağlayan ufak bir aileye tutuyor ve yalnızlığını,umutsuzluğunu,kederini çeşit çeşit kuşlarıyla unutmaya çalışan Arnau'nun sıkışmışlığını gözler önüne seriyor.

Kent-kır ayrımı ve hiç bir zaman tam olarak şehirli veya taşralı olamama durumu son dönem Türk sinemasının sıkça işlediği bir konu.Avrupalı bağımsızların da böylesi bir konuyu işlemeleri aslında aynı sancıların,bir takım subjektif ögeler barındırsa da,genel hatlarıyla coğrafya ayırt etmeksizin dünyanın çoğu yerinde,özellikle gelişimini geç tamamlamış ya da hala gelişmekte olan ülkelerde de yaşandığını gösteriyor.Bu anlamda "Petit Indi" her ne kadar Barcelona'nın eteklerinde geçiyor olsa da kent-kır meselesinde,Semih Kaplanoğlu'nun filmlerini andırıyor dersek yanılmış sayılmayız.

Arnau yaşıtlarına göre çok daha hassa bir yapıya sahiptir.Her hafta sonu şehir merkezine,cezaevindeki annesini görmeye gider.Annesini cezaevinden kurtarmak için iyi bir avukata ihtiyacı vardır.İyi bir avukat içinse hatrı sayılır bir paraya.İşte bu uğurda,bir anlamda dert ortağı sayılabilecek sakasıyla şampiyonaların yolunu tutar ve kuşu Katalunya Şampiyonası'nda en güzel sesli kuş seçilir.Artık yeterince parası vardır ancak haylaz dayısı sayesinde alıştığı köpek yarışlarına her geçen gün daha fazla para yatırmaya başlamıştır ve bahis hayatında önemli bir yere sahip olmuştur.Arnau hayatındaki tüm kötü gidişleri para ile düzeltebileceğini düşünmüştür ama bu büyük bir yanılgıdır.

Barcelona gibi büyük bir metropolün yanıbaşında hayata tutunmaya çalışan Arnau'nun hikayesi aslında bildiğimiz ama kesinlikle kayıtsız kalamadığımız bir hikaye.Kent ve kır arasındaki sıkışmışlığı yalın ve gerçekçi bir dille anlatan film Barcelona'nın "köşelerini" perdeye yansıtma konusunda da çok başarılı olmuş

5.04.2010

The Trotsky


Film festivalini Kanada yapımı "The Trotsky" ile açmış olduk.Gösterimin yapıldığı Yeni Rüya salonuyla ilgili bir yorumda bulunmayacağım çünkü ne desem eksik kalır.Sadece,daha önce hiç bu kadar kötü bir salonda festival filmi izlemediğimi belirteyim yeter.

Trotsky ya da ülkemizde bildiğmiz üzere Troçki,Kanada'nın Quebec eyaletinde yaşayan lise öğrencisi Leon'un "devrim" serüvenini konu alıyor.Leon kendisini ünlü Sovyet sosyalisti Lev Troçki'nin reenkarnasyonu olduğuna inandırmıştır ve hemen her hareketini Troçki'nin yaptıklarıyla karşılaştırarak biçimlendirmektedir.Kısa süren "devrimciliğine" babasının fabrikasında başlattığı boykotla başlar.Soluğu nezarette alır ancak,bu onu yıldırmaktan çok sevindirir çünkü devrimci eylemleri cezalandırıldıkça kendini Troçki'ye daha da çok benzetmektedir.Tipik burjuva alışkanlıkları gösteren ailesi ise Leon'un bu tavırlarına bir anlam verememektedir ve babası son çare olarak daha disiplinli bir eğitim alıp deyim yerindeyse törpülenmesi amacıyla oğlunu bir devlet okuluna yazdırır.Oysa bu Leon için bulunmaz bir fırsattır zira uğruna mücadele ettiği halk ile aynı çatı altına girme fırsatını elde etmiştir.İşte bu andan sonra maceramız başlar : Leon,okulundaki katı hocalara rağmen öğrenciler arasında örgütlenmeye başlamıştır ve okulu ele geçirmeyi kafasına koymuştur.

Trotsky,lafını esirgemeyen bir film ancak kesinlikle sıkıcı değil.Aksine çokta neşeli.Sanırım,bu kadar"suya sabuna dokunup" da can sıkmayan,üstelik gülümseten bir film daha bulmak zor olacaktır.Leon'un kısa devrim hayatında gördüğü gibi,devrim kesinlikle bireysel fedekarlıklardan daha fazlasını gerektiriyor,hatta bireysel çabalardan çok toplumsal bilinç ve özveriye ihtiyaç duyuyor.Ancak kitlesel bir hareket haline geldiğindeyse neredeyse elzem oluyor.Ezcümle,inanılmaz komik ve bir o kadar da düşündürücü bir film "The Trotsky"...

Oyunculuklara da ayrı bir paragraf açmadan bitirmeyceğim yazıyı.Özellikle Leon tiplemesiyle Jay Baruchel ve izleyenleri liseli bir ergene de aşık olunabileceğine ikna eden Emily Hampshire olağanüstü bir performans sergilemişler.

10.12.2009

Away We Go


Away We Go, yönetmenliğini Oscar odüllü Sam Mendes'in yaptığı dram ve mizah ağıyla örülmüş bir yol filmi. Daha önce, American Beauty ve Revolutinary Road filmlerinde Amerikan Banliyö hayatını çok iyi analiz eden ve Amerikan Rüyasına sıkı eleştiriler getiren yönetmen, bu filmde de benzer noktalara değinmiş. Burt ve Verona, otuzlu yaşların ortasında, kusursuz bir ilişkiye sahip olan bir çittir. Fakat, bu ikili gerçek hayattan bir şekilde izole yaşmaktadırlar. Ne düzenli bir evleri, ne düzenli bir işleri ne de hayata karşı hırsları vardır. Bu hallerinden gayet memnun olan ikili, ilişkilerini evlenmeden uzun yıllar boyunca sürdürmüşlerdir. Verona'nın hamile olduğunu öğrenmesi ile bir anda herşey değişir ve kahramanlarımız hayata daha ciddi yaklaşmaya başlarlar. Daha düzenli bir yaşam ve aile kurmak isteyen ikili, bunun için yollara düşer. Eski dostlarını ve akrabalarını gezerek, hangi şehrin ve hangi aile formunun onlara daha yakın olduğunu algılamaya çalışırlar. Zaman zaman mizah öğeleri ile zaman zaman ise dram ile kaplı bu yol macerası, ikilinin gerçek evlerini bulmasına yardımcı olur. Sam Mendes'in bağımsız tarz kokan filmi, bana göre bu yılın en başarılı dram ve yol hikayelerinden biri. Bu tarz film sevenlere duyurulur, izlememiş olan varsa bir an önce izlesin..

24.11.2009

District 9 (Yasak Bölge)



Uzun zamandır bu kadar değişik bir bilim-kurgu filmi izlememiştim. Film, her yönü ile bir başka ve benzerlerinden farklı. Öncelikle District 9 bir Güney Afrika filmi. Yönetmenliğini, Neill Blomkamp'ın yaptığı filmin, başrollerini ise; Sharlto Copley, Jason Cope ve Sylvaine Strike üstleniyor. Filmin diğer önemli noktaları ise, belgesel havası ve görsel öğelerin gerçekliği. Ayrıca,insan-uzaylı ayrımının yarattığı sorunsaldan, siyah-beyaz ayrımına getirdiği üstü kapalı mesajlar, ayrıca filme bazı yerlerde politik bir hava katıyor.



30 yıl önce uzaylılar nedeni bilinmeyen bir şekilde dünya ile bağlantı kurmuş ve nedense Amerika'yı seçmemiş ve uzay gemilerini Güney Afrika'ya çekmişlerdir. İnsanlar bir saldırı veya savaş beklerken hiçbiri olmamış ve bu yaratıklar geçici olarak bir kampa alınmışlardır. Zamanla, kampataki uzaylı sayısı artmış ve yavaş yavaş gettolardan çıkmaya ve halkın arasına karışmaya başlamışlardır. Artık, uzaylı varlığı birçok devlet tarafından çekilmez bir hal almıştır. District9'u yöneten çok uluslu şirket sonunda, uzaylıları kamptan uzaklaştırmak için harekete geçmiştir. Bu şirketin diğer amacı ise; üstün teknoloji uzay silahlarını kullanabilir bir hale gelmektir, ama bunun için uzaylı DNA'sına sahip olmak gerekir.


Bu çok uluslu şirketin elemanlarından van der Merwe bu uzaylı grupları, gettodan çıkarmak ile görevlendirilir. İşi büyük bir sevinçle karşılayan van der Merwe'nin başına çok talihsiz bir olay gelir ve istemeden de olsa uzaylı DNA'sına sahip bir virüsü kapar. Yavaş yavaş, uzaylıya dönüşen kahramınız bir yandan bu oluşumu durdurmaya çalışır, bir yandan da ondan silahlar konusunda yararlanmak isteyen şirketten kaçar. Ve sonunda, District9'a sığınır...


Bilim-kurgu ile belgesel öğeleri çok güzel birleştirmiş ve zaman zaman politik mesajlar veren bir film. Tabiki, absürd öğeler biraz abartılı(uzaylıların kedi maması için birbirine girmesi gibi) ama herşeye rağmen süper bir film. Şimdiden, imdb'de 88. sıraya kadar yükseldi. İzlenmsei gereken bir film...

imdb notu:8.4

27.10.2009

Doghouse



Doghouse'ı , blog sahibi bir arkadaşın tavsiyesi üzerine izledim ve açık konuşmak gerekirse pek tarzım olmamasına rağmen çok beğendim. Bu yıl itibarı ile Zombi temalı filmlere bir geri dönüş sözkonusu ve bu noktada karşımıza, Zombieland ile Doghouse çıkıyor. Zombieland'i daha izlemedim ama edindiğim bilgilere göre, Doghouse'dan daha başarılı bir bir yapımmış. Doghose' a geri dönersek, tipik bir B tipi film diyebiliriz. Düşük bütçeli bir film, ayrıntılar da hafif abartı söz konusu, ama bu absürdlük hiçbir şekilde sıkıcı bir hal almıyor. Filmin, diğer önemli noktası ise İngiliz yapımı olması. Daha önce İngiliz yapımı, bir korku-komedi izlememiştim (hatırladığım kadarıyla). Beklentilerimin düşük tuttuğum bu film, gerek komedi unsurları gereksede başarılı mekan tercihleri ile beklentilerimin üzerine çıktı.


Bir grup arkadaş, yeni boşanmış dostları Vince'in acısını biraz olsun unutması için yollara düşerler. Gitmek için seçtikleri kasaba, bir erkeğe dört kadının düştüğü Moodley kasabasıdır. Bütün amaçları, bütün gün bira içip, Mooodley'de ki kadınlara sarkmak olan bu grup, kasabaya gittiğin de hiç beklemedikleri olaylarla karşılaşırlar. Kasbada ki tüm kadınlar, bir virüs nedeni ile Zombiye dönüşmüş ve tüm erkekleri yok etmişlerdir. Bu azılı zombi kadınların yeni hedefleri ise, kasabaya gezmeye gelen Londra'lı kafadarlardır. İnanılmaz eğleceli ve komik bir film. Düşük bütçesine rağmen başarılı oyunculukları, başarılı mekan seçimi ve konusu ile dikkatleri üzerine topluyor. Korku-komedi tarzı seven arkadaşlar, zaman kaybetmeden filmi izlesinler, tavsiyemdir...


imdb puanı: 6.2

21.10.2009

Moon


Film Ekimi İzlenimleri


Moon; yönetmenliğini rock yıldızı David Bowie'nin oğlu Duncan Jones'un yaptığı, başrolünde Sam Rockwell'in oynadığı bir bilimkurgu filmi.Ayrıca seslendirmede de tanıdık bir ses olan Kevin Spacey'i duyuyoruz.Ne kadar lokalizasyon ve kurgu olarak bir science filmini çağrıştırsa da aslında dramı da yer yer hissediyorsunuz.


Sam Rockwell, Lunar adlı bir şirketin ihtiyaç duyulan tam donanımlı bir elemanı olan Sam Bell'i canlandırmaktadır.Sam'in 3 yılı doldurmasına artık 2 hafta kalmasıyla film başlamakta.Sam'in aynı şirkette çalışan bir eşi ve de kızı vardır.Onlarla video mesajlarıyla haberleşmekte ve artık içindeki özlem dayanılmaz bir hal alarak gitme arzusuyla yanıp tutuşmaktadır.Bu üstte yalnızlığını paylaştığı, bir insan değil sadece Gerty adında bir robottur.(Kevin Spacey'nin sesiyle)Bu robot Sam'in tüm günlük ihtiyaçlarını karşılayabilmekte ve Sam'in duygularına ''msn smile'' ları ile karşılık vererek bizi gülümsetmektedir.Bir gün bu astronot ayda keşif sırasında başka bir Sam Bell bularak filmin akışı değişir.Daha sonra anlayacağız ki aslında bir değil iki değil birçok Sam Bell klonları mevcuttur.Şirketin sıfırdan bir Sam Bell yetiştirmek yerine 3 yılda bir yeni bir klonla bu ihtiyaçlarını karşıladıklarını, vakti gelen klonu da bir kaza sonucu ortadan kaldırdıklarını ve ELISA ekibinin tamir diye gelip aslında ölen Sam'i ortadan kaldırmalarıyla bu döngüyü sürdürmektedirler.Sadece bir Sam dünyaya dönmeyi başarır ve tüm gerçekleri dünyaya anlatır.


Genel hatlarıyla anlattığım bu film bittiğinde kafanızda bazı sorular kalıyor.En keyifli yanının da cevaplarıyla kafanızı meşgul etmeniz olduğunu düşünüyorum.Güncel konuları da düşünmenizi sağlayacak, gerek klonlama ile ilgili, gerek astronotların zor şartlarını düşündüren; ayrıca Nasa'da ders programlarında yer almış izlenmesi gereken bir film olduğunu düşünüyorum.Yalnız çok yüksek beklentiler ile izlenmediğinde oldukça keyifle izleyebilirsiniz.iyi seyirler...


p.s: en büyük soru işaretim filmin sonlarına doğru yapılan bir video görüşmesinde kızının baba diye seslendiği gerçek Sam Bell'in olup olmadığı yorumlarınızı bekliyorum: )

20.10.2009

The Year My Parents Went On Vacation (Annemler Tatilde)

Annemler Tatilde'yi , son dönemlerde büyük bir gelişim gösteren Brezilya Sinemasından bir örnek olarak gösterilebiliriz. Yıllar önce dünyayı Pembe Diziler ile kasıp kavuran Brezilyalılar şimdi de Sinemaya el attılar. Cidade de Deus (Tanrı Kent) ile yakalanan Uluslararası başarı ardından gelen Carandiru ve en son Annemler Tatilde filmi. Bütün bu filmler, çoğu sinema otoritesinden olumlu notlar aldı

Sene 1970, Brezilya'da Askeri yönetimin gölgesinde yaşıyan bir ailenin zaman zaman hüzünlü zaman zaman eğlenceli hikayesine tanık olacağız. Daniel ve Bia siyasal suçlu olarak aranan ve kaçmak zorunda kalan genç bir çifttir. Oğulları Mauro'yu da yanlarına alarak Bele Horizente'den yola koyulurlar. Hedefleri, Mauro'yu, Sao Paolo'ya büyükbabasına bırakıp tekrar yola koyulmaktır. Küçük çoçuğu, Sao Paolo'da ki dedesinin yaşadığı Yahudi mahallesinde bırakıp giderler. Fakat, hesapta olmayan birşey gerçekleşir ve dede, Mauro gelmeden hemen önce hayatını kaybeder. Anne ve babasının tatile gittiğini düşünen Mauro, dedesinin evinde tek başına yaşamaya başlar. İlk başlarda Yahudi mahalle sakinleri tarafından pek sıcak karşılanmayan küçük çoçuk zamanla kendini sevdirir ve cemaatin bir bakıma koruması altına girer. Ona en büyük yardımı ise dedesinin kapı komşusu olan Shlomo gösterir. Brezilya yakın tarihte en çalkantılı günlerini yaşarken, Mauro eğlenceli Yahudi mahallesinde anne, babasının tatilden gelişini beklemektedir. Ayrıca, belkide bugüne kadar oynanmış en heyecanlı Dünya Kupası Meksika'da başlamıştır. Finalde, Brezilya, İtalya'yı 4-1 yener ve tüm Brezilya sevince boğulur, birtek Mauro bu başarıyı hüzünle karşılar...

Dram ile komedi unsurlarını çok güzel harmanlamış bir film. Genel hatları ile bana Emir Kustarica filmlerini hatırlattı. Filmde aklımda kalan en eğlenceli sahne, Yahudi mahallesinde yapılan maçta, küçük Mauro'nun golden sonra istavroz çıkarması ve arkasında oturan Haham'ın Mauro'nun kafasına geçirdiği tokat:) Son olarak filmin, müzikleri de çok eğleceli ve başarılı. Benim favorim, Chiribim Chiribom şarkısı...

imdb notu: 7.6

15.10.2009

Into The Wild


Sean Penn'in gerçek bir hayat hikayesini konu alan, into the wild filmi, geçen yıl içinde en çok dikkat çeken bağımsız yapımlardan biri olmuştur. Bana göre, Sean Penn, Christopher McCandless'ın hayatını sinemaya o kadar güzel aktarmıştır ki, oyunculuğunu yanında ne kadar iyi bir yönetmen olduğunu herkese göstermiştir. Christopher, üniversiteden yeni mezun olmuş ve ailesinin büyük beklenti içinde bulunduğu bir gençtir. Ama o hayatı, kariyer peşinde, sıkıcı işlerde veya mesleki kaygılarla geçirmek istememektedir. Harvard'da Hukuk okumayı ve de ailesinin ona yeni bir araba alma teklifini elinin tersi ile iter. Kimseye bişey söylemeden ve yanına kimlik dahi almadan kendini yollara vurur. Film 4 chapter 'dan oluşuyor; doğum, ergenlik, adam olmak ve bilgelik. İlk bölümden itibaren, yollarda birçok arkadaşlık kuran Christopher adını da değiştirir, o artık Alexander Supertramp(Süperberduş)'dır. Süperberduş'un en büyük hayali ise gerekli malzemeleri tamamlayıp en son durağı olan Alaska'ya ulaşmaktır. Filmde çoğunlukla, zaman kavramı içi içe geçmiş durumda. Bir yandan chapterlar gösterilirken, bir yandan da Alex'in çocukluğuna ve ailesi ile olan ilişkilerine şahit oluyoruz. Dış sesleri, genellikle kız kardeşi seslendiriyor. Bu sahneleri izlerken neden Alex'in herşeyi bırakıp dünyayı keşfetmeye çıktığını görüyoruz. O ebeveynlerinin didişmelerinden bıkmış ve mutluluğun ve hayatın paylaştıkça, keşfettikçe daha güzel olabilceğine kanaat getirmiştir. Bir bakıma, modern zaman keşişine dönen Alex, insancıl tüm zaaflarından neredeyse kurtulmuş ve samimi duruşu ile birçok insanın sevgisini kazanmıştır. Seyahati boyunca, hayatta yapabileceği tüm deneyimleri yaşamıştır. Kano ile Meksika'ya gitmek, buğday biçerdöveri kullanıcısı olmak, hippi kampında yaşamak ve deri kemer işlemeyi öğrenmek vs... Bu aktiviteleri yaparken , yollarda otostop çekerken veya Alaska'nın ortasında karlar içinde bir minübüs içinde soğuktan titrerken bile birtek şeyden vazgeçmez. O da yazmak ve okumaktır. Hayatı, kalıplara sığmadan yaşamış bir adamın kimi zaman hazin kimi zaman eğlenceli bir öyküsü. Modern zamanda, vahşi doğada yaşanmış gerçek bir yaşam, uzun zamandır bir filmin sonu beni bu kadar etkilememişti. İzlerken, uzun olmasına rağmen hiç sıkılmayacağınız bir film. İyi seyirler...
imdb puanı: 8.2

13.10.2009

Little Miss Sunshine (Küçük Gün Işığım)

Yol temalı filmler oldum olası hep ilgimi çeken ve beni biyerlere gitme arzusuna iten filmler olmuşlardır. Bu tarz filmler içinde, Paris, Texas ve A Perfect World benim için en özel olanlarıdır. Fakat, izlediğim andan itibaren Little Miss Sunshine'nı da bu gruba rahatlıkla ekliyebilirim. Film 2007 Oscar Ödüllerinde 4 dalda aday gösterilmiş ve 2dalda ödüle layık görülmüştür.En Özgün Senaryo ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödüllerini alan film, ayrıca birçok uluslararası ödüle de layık görülmüştür.

Film, Hoover ailesinin hikayesini anlatıyor. Bu kalıplara uymayan ilginç ailenin bireylerinin kimi zaman dramatik, kimi zaman komik hallerine şahit oluyoruz. Baba Richard, kaybetmekten korkan ve hayatını, kendini adadığı 9 kuralı yaşatmaya çalışan mükemmelliyetçi biridir. Anne Sherly ise, çocukları ve ailesi için elinden geleni yapan ve aileyi birarada tutmak için yoğun bir çaba sarf eden bir kadındır. İntaharın eşiğinden dönen akedemisyen dayı ise, gay aşkının onu terk etmesi üzerine psikolojil buhranlar yaşar ve kız kardeşinin ailesi ile yaşamaya başlar. Çocuklar, Olive ve Dwayne ise birbirlerinden çok farklı ve bir o kadar kalıplara uymayan tiplerdir. Dwayne, 15 yaşında olmasına rağmen kendine, Nietzsche'yi örnek alan ve 6 aydır sessizlik andı içmiş, içine kapanık bir ergendir. Kardeşi, Olive ise bütün zamanını Güzellik Yarışmalarını izlemekle harcayan ve huysuz büyükbabasın dan dans figürleri öğrenenen bir küçüktür. İşte bu ilginç aile, küçük kızları Olive'in en büyük isteği olan Little Miss Sunshine yarışmasına katılması için, California'ya doğru yola koyulur. Bu yolculuk, süprizlerle dolu, kimi zaman ağlatan, kimi zaman güldüren ve en önemlisi aile'nin bağlarını daha da güçlendiren bir yolculuk olur.
İzlerken hiç sıkılmayacağınız, kalıplara sığmayan klişelerden uzak çok güzel bir bağımsız sinema örneği. Özellikle, büyükbaba rolünde Alan Arkın ve küçük Olive rolünde ki Abigail Breslin çok başarılı. İyi Seyirler...
imdb notu: 8.0

24.09.2009

The Science Of Sleep (Rüya Bilmecesi)



Rüya ile gerçek arasında geçen ve hayalgücünün derinliklerinde gezen bir film, The Science Of Sleep. Fantistik filmlerin yönetmeni, Micheal Gondry yine tarzını yansıtan bir film ortaya çıkarmış. Eternal Sunshine of the Spotless Mind ile bellek ve hafıza sildirme konularına el atan yönetmen, bu sefer de rüyaların gizemini çözmeye çalışmış. Başrollerini, Gael Garcia Bernal ve Charlotte Gainsbourg üstleniyor. Yardımcı rollerde ise; Alain Chabat ve Emma de Caunes'i izliyoruz.


Paris'e yeni yerleşen Stephan Miroux annesinin yardımı ile de bir ajans da iş bulur. Sıkıcı ve turistik takvimler hazırlamak zorunda kalan Stephan, ayrıca ilginç çalışma arkadaşları ile de birtakım sorunlar yaşar. Karşı komuşusu, Stephanie adlı güzel kıza da bir yandan ilgi duymaya başlar. İlk başta kız da ondan hoşlanır, fakat Stephan'ın çocuksu tavırları ve gerçek hayattan soyutlanmış halinden ötürü ondan uzaklaşır. Gerçek hayatta sönük bir tip olan ve birçok sorununa çözemeyen Stephan, rüyalarında Stephan tv'nin yıldızır. Karton kameralardan, karton dekorlardan kurulu olan bu tv'de, Stephan gerçek hayattaki sorunlarına çözümler bulmaya çalışır.


Sınır tanımayan yaratıcı yönetmen Micheal Gondry yine muhteşem bir iş ortaya çıkarmış. Fantastik öğelerle rüya bilmecesine cevaplar aramış. Görsel öğeler de çok başarılı ve adından söz ettirir nitelikte. Mukavva tüpler, selefon bantlar, oyuncak atlar, kumaştan gemiler ile kes-yapıştır bir harilar dünyası yaratılmış. Fantastik filmleri seven ve daha önce Eternal Sunshine of the Spotless Mind'ı izleyip de tadı damağında kalan herkesin, izlemesi gereken bir film.


imdb puanı: 7.5

17.09.2009

Before Sunset (Gün Batmadan)


Serinin ilk filmini (Before Sunrise) sizinle paylaşmıştım, birbirini tanımıyan iki gencin, Budapeşte-Viyana treninde tanışması. Her ne kadar, farklı kültürlerden ve farklı şeylerden zevk alsalarda bir gecede birbirlerine sırıl sıklam aşık oluşlarına şahit olmuştuk. Gece onlara küçük bir zaman dilimi tanımış ama onlar bu küçük zaman dilimine kocaman bir aşk sığdırmışlardı. Filmin, sonunda ise tren istayonunda 6 ay sonra aynı yerde buluşma sözü vermişlerdi. 6ay sonra buluşup buluşmadıkları kocaman bir soru işaretiydi. Bu sorunun cevabını, Richard Linklater tam 9 yıl sonra veriyor. Film'de gerçek hayattaki gibi 9yıl sonrasını gösteriyor bizlere. Yıl 2004 ve Jesse, dünya çapında tanınan bir yazar olmuş ve yeni kitabının tanıtımı için Paris'i seçmiştir. Çünkü, kitabın hikayesi; trende tanıştığı Fransız kızla alakalıdır ve o Fransız kız hepimizin tahmin ettiği üzere Celine'den başkası değildir. Ve Jesse'inde beklediği olur ve imza gününün olduğu kitapçıya Celine gelir. Akşam Jesse'in uçağı olduğundan, onlara ayrılmış bir kaç saati dolu dolu geçirmek isterler. Ve can alıcı noktaya gelinir, kimin 6ay sonra Viyana'ya gelmediğine. Jesse tren istasyonuna gittiğini ve Celine'i göremediğini itiraf eder. Celine o gün büyükannesi öldüğünden orada olmadığını açıklar.İlk filmden alıştığımız üzere, bu filmde de iki oyuncunun diyalogları ağırlıkta. Çok zekice ve zaman zaman mizah unsurları ile kaplanmış diyaloglar yine çok ilgi çekici. İnsan ilişkilerinin doğasına çok derin bir bakış atan yönetmen, yine çok başarılı bir iş çıkarmış. Filmin sonunda bu seferde bir muallak bırakılıyor, Jesse, Celine'in evindeyken uçağı kaçırıyor ama aşklarının devam edip etmiyeceğine dair bir işaret bırakılmıyor. 9 yıl, bir devam filmi için çok uzun bir zaman gibi görülse bile, film ilerledikçe yönetmenin neden bu kadar uzun bir süre beklediğini anlıyoruz. Yıllar geçmiş olsa da, büyü sürmüş ve karakterlerimizle birlikte diyaloglar da büyümüş, daha gerçekçi ve samimi bir hava yaratılmış. Kesinlikle, izlenmesi gereken, aşkı ve insan psikolojisini irdeleyen bir romatik-komedi, tavsiyemdir, iyi seyirler...


p.s: Film'in başrol oyuncularından Julie Delpy'i daha sonraları yönetmenlik koltuğuna oturmuştur. Ve ilk uzun metrajlı filmi, Paris'te İki Gün'de inanılmaz bir şekilde bu seriden etkilendiğini görüyorsunuz. Karakterler ve hikayeler aynı olmasada, işleniş biçimi ve diyalaog yoğunluğu birbirine çok yakın.

imdb puanı: 8.0

9.09.2009

Before Sunrise (Gün Doğmadan)


1995 yapımı bu film, ABD ve Avusturya ortak yapımı. Filmin yönetmenliğini ise Richard Linklater üstleniyor. Amerikan Bağımsız Sinemasının, genç ve başarılı isimlerinden biri olan Linklater, başarıyı büyük ölçüde bu filmle yakalamıştır. Before Sunrise'in ardından 9 yıl sonra aynı oyuncularla devam filmi çekilmiştir, (Before Sunset). Filmin oyuncu kadrosu ise şu isimlerden oluşuyor; Ethan Hawke ve Julie Delpy. Film, çoğunlukla bu iki oyuncunun diyalogları arasında geçiyor, diğer oyuncuların rolleri çok küçük. Görünüşte, basit bir yol hikayesi ve aşkı gibi gözüksede. Başarılı oyunculuklar ve zaman zaman felsefi ve zaman zaman eğlenceli olan diyaloglar filme inanılmaz bir hava katıyor. Fransız yüksek lisans öğrencisi Celine ile Amerikalı Jesse, Budapeşte- Viyana treninde tesadüfen tanışırlar. Kısa bir süre içerisinde kendilerini derin bir sohbetin içinde bulunan ikili, Jesse'ni teklifi üzerinde Viyana'da inerler ve bir gece geçirirler. Ertesi sabah Jesse'nin uçağı vardır ve otele verecek parası bile yoktur, bundan dolayı sabah gün ışığına kadar Viyana sokaklarında gezmek zorundadırlar. Geçirdikleri 14 saat boyunca, kimi zaman evreni, kimin zaman insanları kim zaman da eski ilişkilerini kritize ederler ve bir süre sonra birbirilerine aşık olurlar. Ertesi gün, tren istasyonunda 6ay sonra aynı yerde buluşmak üzere sözleşirler, fakat aşklarının romantizmini kaybetmemek için ne adreslerini ne de telefonlarını alırlar. 6ay sonra buluşup buluşmadıklarını, serinin 2.ci filmin de yönetmen cevaplıyor, en kısa zamanda 2.ci filmi de sizinle paylaşacağım, iyi seyirler...
imdb notu: 8.0

2.08.2009

In Bruges


2008 ABD ve Belçika ortak yapımı bu filmin yönetmenlğini Martin Mcdonagh yapıyor. İngiliz genç yönetmenin ilk filmi olması ile dikkat çekiyor ve bu ilk filmi ile Mcdonagh otoriteler tarafından büyük bir alkış toplamayı başarıyor. Oyuncu kadrosu da güçlü isimlerden oluşuyor; Colin Farrell, Ralph Fiennes, Brendon Gleeson ve Ann Elsley. Film, Belçikanın en romantik ve en mistik şehirlerinden biri olan Bruges'da geçiyor. Şehrin, ortaçağdan kalma ve iyi korunmuş tarih kokan bir yapısı var ve insan bir süre sonra Bruges'in gizemli yapısına hayran kalıyor. Film, son yıllarda yapılmış en iyi Dram-Komedi örneklerinden biri, hafif absürd öğelerde filmde yerini almış. Londra'daki patonları Harry tarafından Bruge'a tatile gönderilmiş Ken ve Ray, patronlarından telefon gelene kadar sıradan bir turist gibi davranması gereken ve telefon geldiğinde ise işlerini halletmesi beklenen, iki tetikçidir. Bu ikili hafif bir dram ve hafif bir komedi üslubu ile o güzel şehir Bruge'da turist gibi gezmeye başlarlar. Enteresan olaylar ve karmaşık durumlar bu ikilnin başından eksik olmaz. Patronları Harry aradığında ise olaylar daha da içinden çıkılmaz hale gelir, ava gittiğini zanleden Ray aslında kendisinin av olduğunu geçde olsa anlar, en yakın arkadaşının da onun ölüm meleği olduğunu. Ve romatik mafya lideri patronun da Bruge tatilinin ona son jesti olduğunu anlar. Bir yandan geçmişinde yaptığı hatalarla yüzleşen Ray bir yandan da başındaki problemi çözmeye çalışır. İzlenesi ,başarılı bir suç-komedi filmi, tarz olarak Coen Kardeşlerin tarzına bayağı yakın bir film, Colin Farrell, tam anlamıyla döktürmüş ve belkide geri dönüşünün sinyallerini vermiş. İlk filmi ile bu kadar büyük bir başarı sağlamış Mcdonagh'ın diğer filmlerini de dörtgözle beklemekteyim. İzlenmesi gereken ve tavsiye ettiğim bir filmdir, iyi seyirler...

imdb puanı: 8.1

1.08.2009

Wag The Dog (Başkanın Adamları)


1997 yapımı,Rain Man ve Good Morning Vietnam filmleriyle tanıdığımız,hemen her filminde sistem eleştirisi bulunan Barry Levinson'ın bunu bir tarz haline getirdiği filmi Wag The Dog,son yıllarda kendi ülkemizde yaşananlardan da görebileceğimiz üzere medyanın kitleler üzerindeki etkisini konu ediniyor.Film tamamiyle eleştiri temeline dayansa da,Dustin Hoffman ve Robert De Niro'nun muzip performansları filmi ciddi bir havadan yoksun kılıyor.


Filmin konusu ilk bakışta bir kurgu gibi düşünülse de dikkatlice bakıldığında aslında gerçek olaylara bolca gönderme yapıldığı ve konunun gerçek olaylar üzerinden yükseldiği görülebilir.Örneğin Clinton dönemi oval ofis macerasının tıpkısının gerçekleşmesi,Körfez savaşına yapılan göndermeler,kökten dinci,terörist güçlere karşı koyanbir siyasal irade ve yabancı topraklarda esir kalmış kahraman Amerikan eri klişesi.Filmin tamamı aslında klişelere dayanıyor.Klişelerin üstüne kurguladıklarıyla bir savaş dönemi Amerikası portresi çiziliyor ve bu sayede medyanın gücü anlatılmaya çalışılıyor.


Wag The Dog konusu itibariyle izlenilmesi gereken filmlerden biriyken,Hoffman ve De Niro'nun filmin içinde olması filmi daha da izlenilir kılıyor.İkisininde oyunculukları her zamanki gibi müthiş.Özellikle Dustin Hoffman'ın rolü ona bir ayrı yakışmış.İkili film boyunca Amerikan halkını uyutmak için verını yoğunu ortaya koyuyor ve tam sona gelindiğini düşündükleri anda filmin sonunda göreceğiniz en şık manevrayı yapıyorlar.Ayrıca filmin bir diğer sürprizi ise savaştan kaçan,masum Arnavut kız rolünde izlediğimiz Kirsten Dunst.Filmin imdb notu 7,0.Tam hakettiği bir not olmuş.

26.07.2009

THE WRESTLER (Şampiyon/ Güreşçi)


Karşınızda bu sefer 2008 yapımı ilginç bir film var, 2009 Oscar ödüllerinde en iyi erkek oyuncu(Mickey Rourke) ve en iyi yardımcı kadın oyuncu( Marisa Tomei) aday gösterilmiş ama kazanamamışlardı. Ama, film ve oyuncuları birçok uluslararası film festivallerinde ve yarışmalarda ödüllere layık görüldüler. Birçok otoriteye göre film, 80'li yılların flaş ismi Mickey Rourke'ın sinemaya muhteşem dönüşü olarak anılıyor. Ayrıca, Randy'nin(Rourke'ın) striptizci sevgilisi rolünde ki Marisa Tomei'de başarılı oyunculuğu ile adından çokça söz ettirdi. Filmin yönetmenliği'ni Darren Aronofsky yapıyor, genç yönetmen, Bir Rüya için Ağıt ve Fountain(Kaynak) filmleri ile çok başarılı işler çıkarmış ve adını saygın yönetmenler arasına sokmayı başarmıştı. Film, eskiden çok popüler olan ve artık yavaş yavaş unutulmaya başlanmış bir Amerikan güreşçisinin hayatını ele alıyor, Randy geçmişte başarılı dövüşler çıkarmış olsada kariyerinin son yıllarında zar zor geçinmek zorunda kalır ve bir karavan parkında yaşar. Özel şovlarda ve 3.sınıf dövüş ringlerinde güreşir ve bir yandan da ailesel tek bağı olan kızı ile de ilişkisini düzeltmeye çalışır. Bu arada sürekli gittiği bar da ki, dansçı kız ile de arasında bir yakınlaşma başlar. Dövüşlerin birinde kalp krizi geçirmesi sonucu dövüşü de bırakan, Randy yavaş yavaş hayatını düzene koymaya başlamıştır, kızı ile arasını düzeltmiş ve düzenli bir iş bulmuştur. Fakat, dövüşme isteğini bir türlü durduramaz , ona göre ringlerin inanılmaz bir cazibesi vardır. Ve, hayatı pahasına olsa bile ringlere geri döner. Çok yoğun bir dram ağıyla örülmüş bu film, Amerikan güreşlerinin arka bahçesini gözler önüne seriyor. Aslında bir kurmaca da olsa, güreşçilerin, ne kadar büyük acılar çektiklerini ve çok yoğun şekilde ilaçlar ve agrı kesiciler kullandıklarını bizimle paylaşıyor. Randy'nin geri dönüş hikayesi ve yaşadığı dramatik olaylar gerçekten çok ilgi çekici ve alkışlanası, kesinlikle son dönem vizyon filmlerinden en çok tavsiye ettğim filmdir, iyi seyirler...

Ps: Şöhretini kaybetmiş güreşçi rolünün Mickaey Rourke verilmesi gerçekten tam isabet, Rourke'da 80'li yıllardaki şöhretini kaybetmiş ve tekrar sinema dünyasında eski günlerini arıyor, rolü ile büyük bir paralellik içinde. Ayrıca, geç kuşağın başarılı bayan oyuncusu, Evan Rachel Wood, Randy'nin kızı olarak filmde yer bulmuş...

imdb puanı: 8.3

8.07.2009

WRISTCUTTERS: A LOVE STORY

Öncelikle filmin benim için en olumlu noktası ünlü "ozan" Tom Waits'in oynuyor olmasıydı.Aslında 2007 yılında İstanbul Film Festivali kapsamında Türkiye'ye gelmiş o zaman görememiştim.Nihayet izleyebildim ve sadece Tom Waits için görmem gerektiği hissine kapılmamın yanlış olduğunu anladım.Film Hırvat yönetmen Goran Dukic'in ilk uzun metrajlı filmi.Senaryoyu Etgar Keret'in "Kneller's Happy Campers" adlı kısa öyküsüne bazı eklemeler yaparak oluşturmuş.Genel olarak,aşkı için intihar eden bir gencin Zia (Patrick Fugit) öbür dünyaya gitmesi ama beklentilerinin aksine orada da hayatın hemen hemen aynı hatta biraz daha kötü olduğunu keşfetmesi ve sevgilisinin de orada olduğunu öğrenmesi ile onu aramaya çıkması üzerine kurulu.Yola tüm ailesi intihar eden ve öte dünyada hala ailece birlikte yaşayan Eugune(Shea Whigham)'la birlikte çıkıyor ve çok geçmeden yanlarına oraya "yanlışlıkla" düşmüş genç ve güzel bir kız olan Mikal(Shannyn Sossamon)'ı da alıyorlar ve aşk hikayesi başlamış oluyor.

Film sonu ve işlediği konunun "hafifliği" itibariyle tipik bir Hollywood filmi gibi dursa da senaryosunun gelişmişliği,ilginç detaylar,mükemmele yakın mekan tasviri ve M.Gondry tarzı hayali,gerçeküstü öğelerin işlenişiyle bağımsız bir kara mizah olduğunun hakkını veriyor.Ayrıca oyunculuklar tamamiyle eksiksiz gibi duruyor.Filmin diğer güzelliklerinden biri de "birazdan geleceğim diyen kız gelmeyecek demektir","mucizeler senin ona ihtiyacın olmadığında ortaya çıkar","hep elde edemeyeceğin kızlara aşık oluyorsun" gibi etkileyici "quote" lara sahip olmasıydı.Ayrıca kara delik,bir yanıp bir sönen far,Tom Waits ve şürekası gibi ince detayları da filmin keyfini arttıracak cinsten.

imdb 7,4 vermiş bu filme.Benim notum da hemen hemen bu civarlarda olacak.imdb'nin 7,4'üne ilave olarak Tom Waits,Gogol Bordello şarkıları,öbür dünyadaki "love'll tear us apart" şarkısı,iyi oyunculuklar ve iki güzel genç kız için 0,5 puan da benden:7,9

"-Arkada oturanın pen*si yok demektir"