Pages

30.12.2010

2010'un En İyi 10 Filmi


Yıl biterken bir tür gelenektir yılın en iyilerini hazırlamak. Bende tekrar bu görevi üstlendim ve kendi listemi oluşturdum. Umarım gelecek yıl bizler için, bol bol sinema ve sanat dolu günler getirir. İyi yıllar herkese...

1- Inception

Yön: Christopher Nolan
Oyuncular: Leonardo Di Caprio, Josepg Gordon-Levitt, Ellen Page, Marion Cotillard, Micheal Caine.
Imdb puanı: 9.0

2- A Single Man

Yön: Tom Ford
Oyucular: Colin Firth, Julianne Moore, Matthew Goode
Imdb puanı: 7.6

3- The Social Network

Yön: David Fincher
Oyuncular: Jesse Eisenberg, Andrew Garfield, Justin Timberlake
Imdb puanı: 8.2

4- Shutter Island

Yön: Martin Scorsese
Oyuncular: Leonardo Di Caprio, Mark Ruffalo, Ben Kingsley, Emily Mortimer
Imdb puanı: 8.0

5- Das Weisse Band

Yön: Micheal Haneke
Oyuncular: Christian Freidel, Ernst Jacobi, Leonie Benesch
Imdb puanı: 7.9

6- The Road

Yön: John Hillcoat
Oyuncular: Viggo Mortensen, Charlize Theron, Kodi Smit-McPhee, Guy Pearce, Robert Duvall
Imdb puanı: 7.4

7- L'illusionniste

Yön: Sylvain Chomet
Oyuncular: Jean-Claude Donda, Eilidh Rankin, Duncan MacNeil
Imdb puanı: 7.8

8- Çoğunluk

Yön: Seren Yüce
Oyuncular: Nihal Koldas, Bartu Küçükçağlayan, Esme Madra
Imdb puanı: 7.7

9- Agora

Yön: Alejandro Amenebar
Oyuncular: Rachel Weisz, Max Minghella, Oscar Isaac
Imdb puanı: 7.2

10- The Extra Man

Yön: Shari Springer Berman, Robert Pulcini
Oyuncular: Kevin Kline, Paul Dano, Katie Holmes
Imdb puanı: 6.0

Not: Liste sübjektiftir.

Cirque du Soleil Geliyorrrrr... (19 şubat- 4mart)

Bu sabah işe doğru yol alırken radyoda en sevdiğim Cirque du Soleil şarkısı olan Alegria'ya denk gelmiş ve keşke İstanbul'a gelseler de konserlerine gitsek diye içimden geçirmiştim. Neyse, işyerime geldim ve çok sevdiğim sevgilimin kalbini kırdığım için ona bir konser veya gösteri bileti alarak kalbini tekrar kazanmak istedim:)ve biletixi tıkladım. İşte o anda ana sayfa da ne görsem dersiniz, CIRQUE DU SOLEIL İLK DEFA TURKIYE'YE GELİYOR :) Uzun zamandır bu kadar mutlu olmamıştım ve tesadüfün böylesinin gözünü seveyim dedim içimden ve sevdiceğimle kendime birer bilet aldım. 19 şubat 2011- 4 mart 2011 arası Saltimbanco adlı performaslarından 10 adet gösteri yapacak Kanada'li grubun hayranları bu fırsatı kaçırmasın derim...

29.12.2010

Unutulmaz Sahneler ve Replikler #7


La Vita e Bella (Life is Beautiful) 1997

Giosue : Baba buraya köpekler ve yahudiler giremezmiş

Guido : Bu dükkanın sahibini tanırım, köpeklerden korkar. Senin korktuğun bir hayvan var mı?

Giosue : Örümcek

Guido : O zaman biz de dükkanımızın kapısına Örümcekler ve Vizigotlar giremez yazalım.

************

sen bir köle değilsin, hizmet büyük bir sanattır, tanrı en büyük hizmetkardır, insanlara hizmet verir ama insanların kölesi değildir.

68. Golden Globe Adayları Belirlendi...



16 Ocak 2011 tarihinde The Beverly Hilton'da Ricky Gervais'in sunumu ile gerçekleştirilecek 68. Golden Globe kategorileri ve adayları, tam listesi:


En İyi Film (DRAMA)
Black Swan
The Fighter
Inception
The King’s Speech
The Social Network


En İyi Kadın Oyuncu (DRAMA)
Halle Berry (Frankie And Alice)
Nicole Kidman (Rabbit Hole)
Jennifer Lawrence (Winter’s Bone)
Natalie Portman (Black Swan)
Michelle Williams (Blue Valentine)


En İyi Erkek Oyuncu (DRAMA)
Jesse Eisenberg (The Social Network)
Colin Firth (The King’s Speech)
James Franco (127 Hours)
Ryan Gosling (Blue Valentine)
Mark Wahlberg (The Fighter)


En İyi Film (KOMEDİ-MÜZİKAL)
Alice In Wonderland
Burlesque
The Kids Are All Right
Red
The Tourist


En İyi Kadın Oyuncu (KOMEDİ-MÜZİKAL)
Annette Bening (The Kids Are All Right)
Anne Hathaway (Love And Other Drugs)
Angelina Jolie (The Tourist)
Julianne Moore (The Kids Are All Right)
Emma Stone (Easy A)


En İyi Erkek oyuncu (KOMEDİ-MÜZİKAL)
Johnny Depp (Alice İn Wonderland)
Johnny Depp (The Tourist)
Paul Giamatti (Barney’s Version)
Jake Gyllenhaal (Love And Other Drugs)
Kevin Spacey (Casino Jack)


En İyi Animasyon
Despicable Me
How To Train Your Dragon
The İllusionist
Tangled
Toy Story 3


En İyi Yabancı Film
Biutiful (Mexico/Spain)
The Concert (France)
The Edge (Russia)
I Am Love (İtaly)
(Lo Sono L’Amore)
In A Better World (Denmark)


En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Amy Adams (The Fighter)
Helena Bonham Carter (The King’S Speech)
Mila Kunis (Black Swan)
Melissa Leo (The Fighter)
Jacki Weaver (Animal Kingdom)


En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Christian Bale (The Fighter)
Michael Douglas (Wall Street: Money Never Sleeps)
Andrew Garfield (The Social Network)
Jeremy Renner (The Town)
Geoffrey Rush (The King’S Speech)


En İyi Yönetmen
Darren Aronofsky (Black Swan)
David Fincher (The Social Network)
Tom Hooper (The King’S Speech)
Christopher Nolan (Inception)
David O. Russell (The Fighter)


En İyi Senaryo
Danny Boyle, Simon Beaufoy (127 Hours)
Lisa Cholodenko, Stuart Blumberg (The Kids Are All Right)
Christopher Nolan (Inception)
David Seidler (The King’S Speech)
Aaron Sorkin (The Social Network)


En İyi Müzik
Alexandre Desplat (The King’S Speech)
Danny Elfman (Alice İn Wonderland)
A.R. Rahman (127 Hours)
Trent Reznor, Atticus Ross (The Social Network)
Hans Zimmer (Inception)


En İyi Şarkı
“Bound To You” — Burlesque
“Coming Home” — Country Strong
“İ See The Light” — Tangled
“There’S A Place For Us” — Chronicles Of Narnia: The Voyage Of The Dawn Treader “You Haven’T Seen The Last Of Me” — Burlesque


TV dizileri kategorilerinde de adaylar şöyle sıralanıyor:


En İyi Dizi (DRAMA)
Boardwalk Empire
Dexter
The Good Wife
Mad Men
The Walking Dead


En İyi Kadın Oyuncu (DRAMA)
Julianna Margulies (The Good Wife)
Elisabeth Moss (Mad Men)
Piper Perabo (Covert Affairs)
Katey Sagal (Sons Of Anarchy)
Kyra Sedgwick (The Closer)


En İyi Erkek Oyuncu (DRAMA)
Steve Buscemi (Boardwalk Empire)
Bryan Cranston (Breaking Bad)
Michael C. Hall (Dexter)
Jon Hamm (Mad Men)
Hugh Laurie (House)


En İyi Dizi (KOMEDİ-MÜZİKAL)
30 Rock
The Big Bang Theory
The Big C
Glee
Modern Family
Nurse Jackie


En İyi Kadın Oyuncu (KOMEDİ-MÜZİKAL)
Toni Collette (United States Of Tara)
Edie Falco (Nurse Jackie)
Tina Fey (30 Rock)
Laura Linney (The Big C)
Lea Michele (Glee)


En İyi Erkek Oyuncu
Alec Baldwin (30 Rock)
Steve Carell (The Office)
Thomas Jane (Hung)
Matthew Morrison (Glee)
Jim Parsons (The Big Bang Theory)


En İyi Mini Dizi
Carlos
The Pacific
Pillars Of The Earth
Temple Grandin
You Don’t Know Jack


En İyi Kadın Oyuncu (EN İYİ MİNİ DİZİ)
Hayley Atwell (Pillars Of The Earth)
Claire Danes (Temple Grandin)
Judi Dench (Return To Cranford)
Romola Garai (Emma)
Jennifer Love Hewitt (The Client List)


En İyi Erkek Oyuncu (EN İYİ MİNİ DİZİ)
IDris Elba (Luther)
Ian Mcshane (Pillars Of The Earth)
Al Pacino (You Don’T Know Jack)
Dennis Quaid (The Special Relationship)
Edgar Ramirez (Carlos)


En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (EN İYİ MİNİ DİZİ)
Hope Davis (The Special Relationship)
Jane Lynch (Glee)
Kelly Macdonald (BOARDWALK Empire)
Julia Stiles (Dexter)
Sofia VERGARA (Modern Family)


En İyi Erkek Oyuncu (EN İYİ MİNİ DİZİ)
Scott Caan (Hawaii Five-O)
Chris Colfer (Glee)
Chris Noth (The Good Wife)
Eric Stonestreet (Modern Family)
David Strathairn (Temple Grandin)

28.12.2010

You Will Meat A Tall Dark Stranger (2010)


Allen, geçen yıl Whatever Works ile New York'a geri dönmüş ve birçok sinemasever de büyük bir beklenti oluşturtmuştu. Fakat, Whatever Works'un beklenilen çıkışı yapamaması, heralde ünlü yönetmenin rotasını ikinci memleketi Londra'ya çevirmesine neden oldu. Pek ilginç sayamayacağımız, alışıla gelmiş Woody Allen'ın tarzının her an hissedildiği film, bir grup Londra'li yetişkinin hayatlarından kesitler sunuyor. Hayatlarından memnun olmayan çiftler, yeni ilişkiler, cinsel arayışlar ve muhteşem Londra manzaraları ise filmin henel hatlarını belirliyor. Filmin diğer dikkat çeken noktası ise güçlü oyuncu kadrosu oluyor. Kadroda şu isimler yer alıyor, Antony Hopkins, Antonio Banderas, Naomi Watts, Josh Brolin ve Gemma Jones. Genel hatları ile eğlenceli ama seyirciye yeni birşeyler vermeyen sıradan bir Allen filmi. Çıtayı çok yükseltmeden ve beklentisiz bir şekilde izlenmeli...

18.12.2010

The Bank Job (2008)


Roger Donaldson'un yönetmenliğini üstlendiği, gerçek olaylardan esinlenmiş bu film, Londra'da gerçekleşmiş bir soygundan yola çıkıyor. 1971 yılında bir grup amatör soyguncunun, Birleşik Krallık tarihinin en gizemli ve sıradışı skandallarından birinde rol oynayışını beyaz perdeye taşıyor.

Sıradan bir otomobil satıcısı olan Terry (Jason Statham) eski dostu Martine'den kolay gibi gözüken bir bankanın soygun işlemi için teklif alır. Arkadaşlarından oluşan amatör bir ekiple bankadaki kiralık kasalarda bulunan değerli eşyaları talan etmek üzere işe koyulan Terry, Martine'nin hükümet adına çalışabilceğeni hesaba katmamıştır. Martine'yi piyon olarak kullanan, devlet görevlilerlinin asıl amacı ise Kraliyet ailesini doğrudan ilgilerndiren bir skandalı örtbas etmektir. Tabi işe ahlaksız polisler ve suçlular da dahil olunca iş içinden çıkılmaz bir hal alır.

Birçok soygun filminde gözümüze ilişen klişeler bu filmde de bolca varlar. Senaryosunda ki ufak inandırıcılık detaylarına rağmen filmin iyi bir kurgusu olduğunu söyleyebiliriz. Diğer artı yönleri ise, gerilim ve heyecan dozunun hiç eksik olmaması ve başarılı oyunculuklar...

8.12.2010

The Kids Are All Right (2010)


Cinsel tercihler ve sıradışı bir Amerikan Aile yapısına odaklanan, The Kids are All Right. Öncelikle, zengin oyuncu kadrosu ile dikkati çekiyor. Başrollerini, Anette Benning, Julianna Moore ve Mark Ruffalo'nun paylaştığı filmin yönetmenliğini ise Lisa Cholodenko üstleniyor.Hikaye, iki lezbiyen evli kadının, yıllar önce aynı donörden sahip oldukları, iki ergen çocukları ile yaşadıkları hayatı ve sorunları odak nokta olarak seçiyor. Her ne kadar gay olsalarda Nic ve Jules, straight gibi davranan, çocuklarının geleceği için onların gençlik ateşlerine ket vurmaya çalışan ama özel hayatlarında erkek eşcinsel pornoları izleyen ilginç bir çifttir. Bu ilginç Amerikan Ailesinin başı, çocukların biyolojik babalarını aramaya geçmeleri ve bulmaları ile daha da değişir. Paul (Ruffalo), herkesin düşündüğü gibi kaba saba yada evsiz bir dilenci değildir. Aksine, hayatın eğlenceli ve güzel yönlerini görmeyi başarabilmiş, işinde başarılı yakışıklı bir adamdır. Paul ailesizlik özlemini, şans eseri sahip olduğu iki çoçuğu ile zaman geçirerek atlatmaya çalışırken. Çocuklardan Laser annessi Jules (Moore) ile de ilişki yaşamaya başlar. İşte işler bu noktada çalışır, Nik erkek aslan misali pençelerini çıkarır ve hem kadınını hem de çocuklarını bu tehlikeli adamdan korumaya çalışır. Tam olarak neye hizmet ettiğini anlayamadığım ilginç bir film, bir eşcinsel çift bu kadar straight davranıyorsa özel hayında neden eşcinseldir ki o da garip bir paradoks. Neyse, çok kurcalamayalım, demek ki Amrikan Aile yapısına yeni kavramlar girdi ve bizim haberimiz yok...

30.11.2010

Unutulmaz Sahneler ve Replikler #6



'VİZONTELE'

Reis bey: Yav güzel kardesim zeki müren radyoda şimdi şarkı söylemiyor mu
Engin: Evet söylüyor.
Reis bey: işte onu söylerken hem dinleyip hem göreceksin.Aynı anda.
Vizontele fikri:Peki zeki müren de bizi görecek mi?
Reis bey: Vallahi orasını ben de bilmiyorum.
Cası emmi( dişleri dökük olan): Yav zeki müren neyse sanatcıdır.Peki ajans saatlerinde ne olacak? Basbakan cıkar,reis-i cumhur cıkar.Her gün böyle kravatla evde oturamayız ki.
Engin: insan ev hali donla geziyor kardesim.Koskoca basbakana karsı.
Reis bey: Yav sacma sapan konusmayın be.Sinemada artistler sizi görüyor mu?
Cası emmi: Görmüyor mu?
Reis bey: E görmüyor.Sinemasız ev kalmayacak.Her evde bir sinema olacak...

!f İstanbul’da Bu Sene Sizin Seçtiğiniz Filmler Gösteriliyor



2011 yılında 10. yaşını kutlayacak olan !f İstanbul AFM Bağımsız Filmler Festivali, önceki yıllarda gösterdiği ve !f-severlerin kalbini çalan 41 film arasından sizlerin oyları ile seçilecek 5 filmi sinema salonunda hep birlikte tekrar izleme keyfini sunuyor.

blog.ifistanbul.com adresinden oylamaya katılabileceğiniz ankette iki gün içinde binin üzerinde oy kullanıldı. Kaçırdığınız veya bir daha görmezsem gözüm açık gider dediğiniz filmleri sinema salonunda izleyebilmek için 3 Aralık 2010 tarihine kadar oylamaya mutlaka katılın.

10 senedir bağımsız film tutkunlarının bağımlısı olduğu !f İstanbul, 2011 yılında 17-27 Şubat arası festivalin klasikleşen salonları AFM Fitaş, AFM İstinye Park ve Caddebostan CKM’de yapılacak. Festival programı ise Ocak ayında açıklanacak.

29.11.2010

Bir Kuşun Resmini Yapmak için...


Önce bir kafes resmi yaparsın
Kapısı açık bir kafes
Sonra kuş için
Bir şey çizersin içine
Sevimli bir şey
Yalın bir şey
Güzel bir şey
Yararlı bir şey
Sonra götürür bir ağaca
Asarsın bu resmi
Bir bahçede
Bir koruda
Ya da bir ormanda
Saklanır beklersin ağacın arkasında
Ses çıkarmaz
Kımıldamazsın
Kuş bazen çabuk gelir
Ama uzun yıllar bekleyebilir de
Karar vermezden önce
Yılmayacaksın
Bekleyeceksin
Yıllarca bekleyeceksin gerekirse
Resmin başarısıyla hiç ilişiği yoktur çünkü
Kuşun çabuk ya da yavaş gelmesinin
Geleceği olup da geldi mi kuş
Çıt çıkarmak yok
Kafese girmesini beklersin
Girdi mi kafese fırçanla
Usulcacık kapısını kaparsın
Sonra kuşun bir tüyüne dokunayım demeden
Bütün kafes tellerini teker teker silersin
Yerine bir ağaç resmi yaparsın
Dallarının en güzeline kondurursun kuşu
Tabii ne yapraklarının yeşilini unutacaksın
Ne yellerin serinliğini
Ne de yaz sıcağındaki böcek seslerini
Otlar arasında.
Sonra beklersin ötsün diye kuş
Ötmezse kötü
Resim kötü demektir
Öterse iyi olduğunun resmidir
İmzanı atabilirsin artık
Bir tüy koparırsın usulca
Kuşun kadından
Ve yazarsın adını resmin bir köşesine.

Jacques Prevert

Çeviren: Sabahattin Eyuboğlu

26.11.2010

Farinelli (1994)



Daha dün gibi hatırlıyorum, üniversite de iken aldığım müzik tarihi dersini ve sınavda soru olarak karşımıza çıkacak olan Farinelli'nin hayatını. O güne kadar, 'il castrato' yani Farineli hakkında hiçbir bilgim olmamasına rağmen, bu muhteşem film, hem dersten geçmemi sağladı hemde barok müziğin muhteşem tınıları ile tanıştırdı beni.

Farinelli, Klasik Batı Müziği'nin Barok döneminde yaşamış ve döneme damgasını vurmuş Carlo Broschi'nin hayatını anlatıyor. Rönesans sonrası, 16yy ve 18yy. arası yaşanan Barok periyod hakkında da bilgi sahibi olmamızı sağlayan film , dönemin şaşasına, sanat anlayışına ve görkemli müzük tarzını da gözler önüne seriyor. Bu görkemin içinde Carlo'nun mutsuz ve dramatik bir hayatı olduğunuda öğrenmiş oluyoruz. Daha çoçuk yaştayken, en yakın arkadaşının intaharı ile büyük bir şok yaşamışdır. İntihar kadar bu intaharın altında yatan neden de bir o kadar acıdır. Bu genç sopranolar, ilerde sesleri bozulmasın diye hadım ediliyorlar ve 'Castrato' sözcüğüde burdan türüyor. Hayatı boyunca castrato olmanın acısını çeken Carlo'ya ise en büyük desteği abisi Ricardo'da veriyor. Aralarında ki mükemmel uyum ve enerji müzik dünyasında daha hızlı ilerlemelerine neden oluyor. Ricardo, müzik besteliyor ve Carlo seslendiriyor. Carlo, kadınları ayartıyor ve Ricardo kadınlar ile sevişiyor. İşte, yönetmen bu noktada bu iki kardeşin sıradışı hayatlarını çok net ve başarılı bir şekilde aktarıyor. Fakat, ikilin bu muhteşem uyumu ünlü Alman Maestro Handel'in aralarına girmesi ile bozuluyor. Carlo ve Handel'in uyumun ve zıtlıklarına da zaman zaman şahit olduğumuz film. Muhteşem, müzik ziyafetleri vererek devam ediyor...

Barok dönemin en önemli iki müzisyeni hakkında bilgi edinmemizi sağlayan film, ayrıca dönemin şaşalı havasını ve sanatsal zenginlğinide gözler önüne seriyor. Daha önceleri opera'dan ve klasik müzik'den hoşlanmayanların bile bu filmi izledikten sonra klasik müziğe sempati duymaya başladığını gözlerimle gördüm. :) Daha ne diyim, bir şekilde filmi temin edin ve müzik ziyafeti yaşayarak filmi izleyin. İyi seyirler.

Bukowski Yazıları...



BARLAR ÜZERİNE:
Barlara pek gitmiyorum artık. Sistemimden çıkardım onları. Şimdi bir bara girdiğimde öğürüyorum, O kadar çok bar gördüm ki, yetti bana -gençken yapılacak iştir bara gitmek, biliyor musun, bir hatun kaldırmaya çalışmak, birileriyle dövüşmek filan, bütün o maço saçmalık - benim yaşımda yapılacak iş değil. Barlara işemek için giriyorum artık. Yıllarımı geçirdim barlarda. Bara girip kusmak için doğru helaya giderdim, oraya varmıştı iş.

ALKOL ÜZERİNE:
Alkol bu dünyaya gelmiş en muhteşem şeylerden biri muhtemelen -beni saymazsak tabii ki. Evet. bu dünyaya gelmiş en muhteşem iki şeyi saptadık. İşte. iyi anlaşırız ben ve alkol. Çoğu insan için yıkıcıdır. Ben onlardan biri değilim. En yaratıcı yazılarımı sarhoşken yazmışımdır. Kadınlarla bile, ben biraz çekingenimdir sevişme konusunda, bu yüzden alkol bana cinsel olarak daha özgür olma olanağı tanımıştır. Alkol özgürlüktür benim için, çünkü ben esas olarak içine kapanık, mahcup biriyim, oysa alkol bana bir kahraman olma, pervasızca işler yapıp uzay ve mekanda uzun adımlarla yürüme fırsatı tanır. bu yüzden seviyorum. evet.

SİGARA İÇMEK ÜZERİNE:
Seviyorum sigara içmeyi. Duman ve alkol birbirlerini dengeliyor. Eskiden deli gibi içtikten sonra uyanırdım ve ellerim nikotinden sapsarı olurdu, eldiven gibi. kahverengi nerdeyse. içimden, " Hasiktir. ciğerlerim ne haldedir kim bilir? Aman Allahım!" diye geçirirdim.


KEDİLER ÜZERİNE:
Kedilerin arasında olmak çok iyidir. Kendini kötü hissediyorsan kedilere bakar ve kendini çok daha iyi hissedersin, çünkü onlar her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu bilirler; öyle fazla heyecanlanmak ya da üzülmek için bir neden yok. Onlar bunu bilirler. Kurtarıcıdır kediler. Ne kadar çok kedin varsa o kadar uzun yaşarsın. Yüz kedin varsa on kedin olduğunda yaşayacağının on katı daha uzun yaşarsın. Bu gerçek bir gün keşfedilecek ve herkesin binlerce kedisi olacak ve kimse ölmeyecek. Gerçekten çok saçma.

YAZMAK ÜZERİNE:
Asla gündüz yazmam. Çıplakken alış veriş merkezinde koşmak gibi bir şey gündüz yazmak. Herkes seni görür. Gece. işte o zaman numara çekebilirsin. sihir.

İNSANLAR ÜZERİNE:
İnsanlara fazla bakmam. Rahatsız edicidir. Birine çok fazla bakarsan onun gibi olmaya başlarsın derler.

ŞÖHRET ÜZERİNE:
Öğütür insanı. Fahişedir, kancıktır, tüm zamanların en büyük öğütücüsüdür. Ben şanslıyım, çünkü Avrupa'da büyük bir şöhretim var, burdaysa fazla tanınmıyorum. Dünyanın en talihli adamlarından biriyim. Şanslı bir köpek. Şöhret korkunç bir şey gerçekten. Sıradanlık cetvelinde bir ölçüdür, birinci viteste çalışan beyinler. Değersizdir. Seçkin bir seyirci çok daha iyidir.

YALNIZLIK ÜZERİNE:
Hiç yalnız hissetmedim kendimi. Bir odada tek başıma kaldım, intiharın eşiğinde. Kendimi çok kötü hissettiğim oldu, ama hiçbir zaman birinin odaya girip kendimi daha iyi hissetmemi sağlayacağını düşünmedim. ya da birkaç kişinin. Başka bir deyişle, yalnızlık beni hiçbir zaman rahatsız etmemiştir, çünkü yalnız kalmaya doyamam. Ben kendimi insan dolu bir odada ya da tezahürat yapan seyircilerle dolu bir tribünde en yalnız hissederim. Ibsen'den bir alıntı yapacağım: "En güçlü insanlar genellikle yalnızdır." Hiçbir zaman içimden, "şuh bir sarışın içeri girip beni düzecek, taşaklarımı ovacak ve kendimi daha iyi hissedeceğim," diye geçirmedim. Hayır, onun hiçbir yararı olmaz. İnsanları bilirsin, "Hey, Cuma akşyokı, ne yapacağız? Burda kös kös oturacak mıyız?" Evet, kesinlikle. Çünkü yok dışarıda bir şey. Aptallık sadece. Aptal insanlarla fingirdeyen aptal insanlar. Geceye koşa koşa çıkmak gibi bir ihtiyaç içinde olmadım hiçbir zaman. Barlarda gizlendim, çünkü fabrikalarda gizlenmek
istemiyordum. Hepsi bu. Milyonlarca insan adına özür dilerim, ama ben kendimi hiçbir zaman yalnız hissetmedim. Kendimden hoşnutum. Bildiğim en iyi eğlence kendimim. Biraz daha şarap içelim!

GÜZELLİK ÜZERİNE:
Güzellik diye bir şey yok, özellikle insan yüzünde. fizyonomi dediğimiz şey. Hatlar arası uyum söz konusudur, matematikseldir. Burun fazla göze batmasın, yanlar modaya uygun olsun, kulak memeleri fazla iri olmasın, saçlar uzun. Genellemelerden oluşmuş bir serap. Kimileri bazı yüzleri harikulade bulur, ama gerçekte, son kertede, değillerdir. Sıfıra eşitlenmiş cebirsel bir denklem. "Gerçek güzellik", tabii ki, kişilikte yatar. Kaşların biçiminde değil. Pek çok kadın bana beni harikulade bulduklarını söylemiştir. oysa benim yüzüme bakmak bir kase çorbaya bakmaktan farksızdır.

ÇİRKİNLİK ÜZERİNE:
Yoktur çirkinlik diye bir şey. Biçimsizlik vardır, ama dışa dönük bir çirkinlik yoktur. Ben konuştum.

CESARET ÜZERİNE:
Cesur insanların çoğunun hayal gücü zayıftır. İşler yolunda gitmezse başlarına gelecekleri kestiremezler sanki. Gerçekten cesur olanlar hayal güçlerini yenip yapmaları gerekeni yapanlardır.

KORKU ÜZERİNE:
Hakkında hiçbir şey bilmiyorum.

ŞİDDET ÜZERİNE:
Şiddetin çoklukla yanlış yorumlandığını düşünüyorum. Belli bir şiddet gereklidir. Hepimizin içinde çıkmayı talep eden bir enerji var. O enerji bastırılırsa deliririz. Hepimizin arzuladığı o mutlak huzur hali arzulanacak bir bölge değildir. Bir şekilde yapımıza uygun değil. Boks maçlarını seyretmeyi bu yüzden seviyorum, gençliğimde de bu yüzden severdim arka sokaklarda dövüşmeyi. "Enerjinin şerefli bir biçimde dışa vurulması," bazen şiddet olarak yorumlanır. "İlginç delilik" ve "iğrenç delilik" vardır. Şiddetin de iyi ve kötü biçimleri var. Yani belirsiz bir sözcük şiddet. Başkalarına fazla zarar vermedikçe yerine göre iyi olabilir.

İNANÇ ÜZERİNE:
İnanan insanlar için iyidir inanç. Benim sırtıma yüklemeyin ama. Bir tesisatçıya kutsal ruhtan daha fazla inancım var benim. Tesisatçılar son derece yararlı bir iş yaparlar. Bokun akmasını sağlarlar.

GELENEKSEL AHLAK ANLAYIŞI ÜZERİNE:
Cehennem olmayabilir, ama yargılayanlar bir tane yaratabilir. İnsanlara çok fazla şey öğretildiğini düşünüyorum. Her şey fazla öğretiliyor. Başına gelenlerden öğrenebilmelisin, tepkinden. Tuhaf bir sözcük kullanmak zorundayım burda. "İyi". Nerden geldiğini bilmiyorum, ama hepimizin içinde doğuştan bir iyilik damarı olduğunu düşünüyorum. Tanrı'ya inanmıyorum, ama içimizdeki o iyilik damarına inanıyorum. O damarı beslemek mümkün. Tampon tampona trafikte biri sana yol verdiğinde sihirdir her seferinde. Umut verir insana.

22.11.2010

Going The Distance (2010)


Uzun zamandır romantik-komedi izlememenin verdiği bir hevesle izledim Going the Distance'ı. Başrollerini, Drew Barrymore ve Justin Long'un paylaştığı yapımın yönetmeni ise, Nanette Burstein. Film, 2000'li yılların sonlarına doğru ilişki çeşitlerinde yerini almış uzak mesafe aşkı'nı konu alıyor. Bireylerin kariyer odaklı yaşamları zaman zaman şehir değiştirmelerine hatta ülke değiştirmelerine bile neden oluyor. Geride bıraktıkları aşkı ise gelişen teknoloji sayesinde hiç ayrılmamış gibi yaşamaya çalışıyorlar. Tabiki sadece bir kaç aylığına, daha sonra bireyler yaşadıkları sanal birliktelikten sıkılıyor ve ilişkileri ya bitiyor, ya da bir taraf fedakarlık yapıp diğerinin yanına gidiyor. İşte filmimizin basitçe bu konu üzerine kurulu. Erin ve Garrett, New York'da tanışmış ve ilişkileri aşka dönüşmüş bir çifttir. Erin'in iş için Californiya'ya gitmesi ilişkileri açısından dönüm noktası olur ve çiftimiz uzak mesafeli aşkı yaşmaya başlarlar. Zamanla yaşadıkları heyecan , sıkıntı ve ızdırıba dönüşmeye başlar ve ilişki hakkında karar alınması gereken an gelir... Konu olarak güzel dursada, kurguda ki eksiklikler, filmin sıkıcı ve durağan yapısı, filmi vasat altı kılıyor. Ayrıca, başrol oyuncuları Justin Long ve Drew Barrymore bana göre pek uyumlu bir ikili değil ve oyunculukları ortalamanın altı. Herşeye rağmen, boş bir vakitte izlenebilir, iyi seyirler...

15.11.2010

Unutulmaz Sahneler ve Replikler #5



Frenleri kullanma; arabalar gitmek için yapılmıştır, durmak için degil!
Michel Poiccard "A Bout de Souffle-Serseri Asiklar"

12.11.2010

The Extra Man (2010)


The Extra Man'i, son günlerde izlediğim en ilginç filmlerden biri olarak belirtebilirim. Yönetmenliğini, Robert Pulcini ve Shari Springer Berman'ın üstlendiği film, Jonathan Ames'in aynı adlı eserinden beyaz perdeye aktarılmış. Kevin Kline ve Paul Dano ise başrolleri paylaşıyor. Yardımcı rollerde ise, Katie Holmes, John C. Reilly ve Celia Weston gibi isimler karşımıza çıkıyor.

Tür olarak belli bir kalıba pek sığmayacak ama genel olarak absürd-komedi tadında olan bir yapım. Film, Princeton'da araştırma görevlisi olan, Louise Ives'in hayatında yaşadığı gelgitleri ve ne olmak istediğin seçme konusunda yaşadığı sıkıntıları anlatıyor. Louise, ya Fitzgerald'ın romanlarında ki gibi bir centilmen olacaktır ya da cinsel hazlarına ket vurmayan özgürlükçü bir birey. İşte tam bu noktada, Princeton'da ki görevinden ayrılan Louise, hem ne istediğine karar vermek için hem de yazar olabilme ümidi ile New York'a gelir. New York'da çılıgın ve deli dolu bir oyun yazarı olan Henry Harrison ile aynı evi paylaşmaya başlayan Louise, zamanla bu ihtiyar adamla yakınlaşır ve dost olur. Henry'nin işi New York'lu yaşlı ama zengin sosyetik bayanlara eskortluk etmektir. Louise, ilk başlarda bu işi yadırgasa da Henry'e eşlik etmeye başlar. Diğer yandan ise, bir vahşi yaşam dergisinde iş bulan Louise,kalbini kaptıracağı Mary ile burda tanışır.

Absürd-komedi filmlerden hoşlananlara tavsiye edilebilecek eğlenceli ve komik bir film. Ayrıca, Kevin Kline ve Paul Dano'nun oyunculukları da çok dikkat çekici ve başarılı. İyi seyirler...

11.11.2010

16 Things You Didn’t Know About Sleep

16 Things You Didn't Know About Sleep
Via: Psychology Degree

Greenberg (2010)


The Squid and The Whale ile adını duyuran yönetmen Noam Baumbach'ın, senaryosunu eski eşi Jeniffer Jason Leigh ile oluşturdukları, Greenberg filmi pek dikkat çekmeyen ama vurucu nitelikleri olan bir yapım. Başrollerini, Ben Stiller ve Greta Gerwig üstlendiği film, genel olarak depresif ve hayatta istediğini bir türlü yakalayamamış insanların yaşama çabaları üzerinde dönüyor. Zaman zaman sıkıntı vermiyor değil ama, gerek Stiller'in başarılı oyunculuğu, gerek mizah yönü taşıyan karakterler gerekse de Californiya'nin kış güneşli sonbahar havası, izleyiciyi tatmin ediyor. Zira, bu tempo ile filmin New York veya Boston'da filan geçtiğini düşünemiyorum. Neyse, filmin konusuna dönersek eğer; Roger Greenberg(Ben Stiller), orta derece bir Rock Star olma şansını zamanında kaybetmiş. Psikolojik problemler yaşayan, hayatta bir türlü düzen ve yol tutturamamış 40'li yaşların başında bir adamdır. Bir süreliğine hiçbir şey yapmamak ve hayatını gözden geçirmek için, erkek kardeşinin Los Angeles'da ki evine taşınır. Kardeşinin, Vietnam'da olması nedeni ile hafif bir yalnızlık yaşayan Roger, yalnızlığını eski arkadaşları ve kardeşinin asistanı Florence ile atmaya çalışır. Florence, 20'li yaşların sonlarında duygusal açlık yaşayan, iyi niyetli bir kızdır. İkilinin zamanla arasında duygusal bir haraketlenme oluşur ve film süprizsiz ve sessiz sakin bir şekilde biter. Greenberg, herkese tavsiye edebileceğim bir film kesinlikle değil. Ama, yeni dönem Amerikan Bağımsız Sinemasın'dan hoşlanan ve depresif filmleri kaldırabilenler kesinlikle izlesinin.

Filmden bir kaç vurucu replik:

-florence: do you think you could love me?
roger: i.. i don't know, florence.

-ivan schrank: youth is wasted on the young.
roger greenberg: i'd go further. i'd go: life is wasted on people.

-roger: hurt people, hurt people...

14.10.2010

Deniz Kabukları




Deniz kabukları, renkli, parlak;
çocukların bulduğu.
Deniz kabukları, ince, yuvarlak;
içlerinde rüzgârın uğultusu.

Türkü söyler yüce deniz içlerinde-
görülür müzelerde ışıldadıkları;
sonra eski liman meyhanelerinde,
sonra çocuk odaları...

Deniz kabukları, ince, yuvarlak;
dinle! rüzgârın türküsü duyduğun!
Deniz kabukları, renkli, parlak;
Bir zamanlar çocuklukta bulduğun!

Wolfgang Borchert

12.10.2010

Chatroom (2010)


FİLM EKİMİ 2010

Gerilim filmleri ile bugüne kadar ön plana çıkmış Japon yönetmen,Hideo Nakata, bu sefer gerilim öğelerini biraz düşük tutmuş. Ve, psikolojik ve dram öğelerini ön planda tutan bir film ortaya çıkarmış. İngiliz, Japon ortak yapımı olan film, bir grup Londra'lı gencin internet ortamında yaşadığı gerçek dışı ve tehlikeli oyunlarına odaklanıyor. William ve sanal arkadaşları Eva, Jim, Emily ve Mo, Chelsea Gençleri adını verdikleri chat odasında toplanıyor ve problemlerini ve çıkmazlarını birbirileri ile paylaşıyordur. İlk baştan beri, yardım sever tavırları ile dikkat çeken ve sanal ortamda bu gençlerin lideri gibi haraket eden William aslında sanal alemde kendini gösterdiği gibi biri değildir. Derin psikolojik sorunlar içinde boğuşan William, hem kendisi hem de sanal arkadaşları için büyük bir tehlike oluşturmaktadır. İlk başlarda sıkıcı ve durağan başlayan film dakikalar geçtikçe daha fazla hareketleniyor ve seyircinin dikkatini çekmeyi başarıyor. Günümüz gençliğinin, psikolojik ve sosyal sorunlarına da değinen bu film, internet'in ne kadar faydalı olsa da, tehlikeli bir şekilde kullanımının gençlere ne kadar zarar verebileceğinide gösteriyor. Ortalamın üstünde bulduğum bir film, açıkçası izlemenizi tavsiye ederim...

5.10.2010

Unutulmaz Sahneler ve Replikler #4



'Kim ne derse desin, sözcükler ve düşünceler dünyayı değiştirebilir.'

John Keating, "Dead Poets Society

4.10.2010

FİLM EKİMİ VE BİLET BULAMAMA SIKINTISI...



Bu sene aşırı ilgi ve yoğunluk yine biletix gişelerinde kuyruklara neden oldu. İnternette ise, aşarı yığılmalardan dolayı satış işlemleri belli sürelerde yerine getirilemedi. Bundan dolayı heralde, en çok ilgi gören filmlere ek seanslar açılmış,

EK SEANS AÇILAN FİLMLER

BAŞKA BİR YERDE
8 Ekim Cuma, saat 24.00, Atlas

Ünlü Amerikalı yönetmen Francis Ford Coppola’nın kızı Sofia Coppola’nın geçtiğimiz günlerde Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan kazanan son filmi Başka Bir Yerde, Filmekimi’nde gösterilecek. Sofia Coppola’nın çocukluk anılarından esinlendiği filmin başrolünde Blade filminin kötü vampiri Stephen Dorff yer alıyor.

NEW YORK, I LOVE YOU
9 Ekim Cumartesi, saat 24.00, Atlas

Tıpkı Paris, Seni Seviyorum gibi New York, I Love You da bir şehrin nasıl bir aşk mektubuna dönüşebileceğini anlatıyor. Aralarında Fatih Akın, Yvan Attal, Mira Nair, Allen Hughes ve Natalie Portman’ın da yer aldığı on bir yönetmenin çektiği kısa filmlerin oyuncu kadrosunda Shia Laboeuf, Uğur Yücel, Robin Wright Penn, Orlando Bloom, Ethan Hawke, John Hurt, Irfan Khan ve Christina Ricci gibi önemli isimler bulunuyor.

AMCAM ÖNCEKİ HAYATLARINI HATIRLIYOR
15 Ekim Cuma, saat 19.00, Atlas

Mayıs ayında Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi kazanan, Festival seyircilerinin Tropikal Hastalık filmiyle tanıdığı Taylandlı yönetmen Apichatpong Weerasethakul’un son filmi de Filmekimi programında. Altın Palmiye kazanan ilk Tayland filmi olan 'Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor' Cannes Film Festivali’nin jüri başkanı Tim Burton’a göre “güzel, tuhaf bir rüya gibi”…

Bende, üç filme bilet alma şansı buldum, bunlar Sofia Cappola'nın Somewhere'i, Hideo Nakata'nın Chatroom'u ve Kornel Mundruczo'nun Duyarlı Evlat filmleri. Haftasonu ve akşam seanslarına talip olduğumdan dolayı çok sıkıntı yaşadım ve istediğim çoğu filme bilet bulamadım. Ama, elde var 3, mazallah bunu da bulamayabilirdim :)

23.09.2010

Film Ekimi 2010


Film severler için sonbahar'ın büyük beklentiler içinde geçmesine neden olan Film Ekimi, bu sene yine zengin bir programla karşımıza çıkıyor. Bu sene, Emek sinemasının yokluğunda, Atlas, Beyoğlu Sineması ve Maçka Cinebonus G-Mall'da izleyiciler filmler ile buluşacak. Kişisel tavsiyem, biletleri son güne bırakmadan temin
etmenzi yönünde çünkü geçen sene benim yaşadığım gibi istediğiniz filmlere bilet bulamayabilirsiniz.

Ayrıntılı bilgi ve filmler hakkında kısa özetler için: www.iksv.org/filmekimi


Bu sene izleme listesine aldığım ve tavsiye edebilceğim filmler şunlardır; (özetler ve bilgiler iksv.org'dan alınmıştır)

- SİHİRBAZ
L'ILLUSIONNISTE
Yönetmen: Sylvain Chomet

İngiltere-Fransa, 2010
35 mm / Renkli / 90'
İngilizce-Fransızca; Türkçe altyazılı

B 8 Cu. 11.00 / B 8 Cu. 16.00 / GM2 9 Ct. 13.30 / GM2 9 Ct. 19.00 / A 10 Pz. 21.30
Efsanevi Fransız mim ustası, yönetmen ve oyuncu Jacques Tati, ölümünden yıllar sonra beyazperdede yeniden can buluyor, ama bu kez çizgi film haliyle. Belleville'de Randevu filminin yönetmeni Sylvain Chomet'nin uyarladığı ve Berlin Film Festivali'nde dünya prömiyeri yapılan Sihirbaz, Tati'nin 1956'da büyük kızına bir mektup formunda yazdığı, çekilmemiş bir senaryosundan esinlenerek sinemaya kazandırılan bir canlandırma film. Meşhur Sihirbaz, bu sahne sanatının nesli tükenmekte olan son temsilcilerindendir. İskoçya'da bir köy barında sanatını icra ederken Alice adında masum bir kızla tanışır ve ikisinin de hayatı değişir. Sahnede onu izleyen Alice, yaptıklarının gerçek sihir olduğunu sanarak kahramanımıza hayran kalır


-JACK'İN KAYIK GEZİNTİSİ
JACK GOES BOATING
Yönetmen: Philip Seymour Hoffman
Oyuncular: Philip Seymour Hoffman, Amy Ryan, John Ortiz, Daphne Rubin-Vega

ABD, 2009
35 mm / Renkli / 89'
English; Turkish s.t.

B 8 Cu. 13.30 / GM2 9 Ct. 11.00 / A 10 Pz. 16.00 / B 11 Pt. 19.00 / GM5 12 Sa. 16.00
Bin bir surat, Oscarlı bir oyuncudan alışılmadık tarzda bir romantik komedi... Philip Seymour Hoffman'ın ilk yönetmenlik denemesi, New York sokaklarında aşkı ve kendilerini arayan iki çiftin ihanet ve dostlukla örülü öyküsünü anlatıyor. Bir tiyatro oyunundan uyarlanan Jack'in Kayık Gezintisi başrolünde, sahnede de olduğu gibi limuzin şoförü Jack rolünde Hoffman yer alıyor. Jack, yeni tanıştığı Connie'yle hem özgüvenini hem de yaşama arzusunu yeniden kazanmıştır. Connie sayesinde yemek yapmayı öğrenmeye karar vermiş, işini değiştirmeyi düşünmüş, hatta gölde kayıkla gezmek için yüzme dersleri bile almaya başlamıştır. Ne var ki, Connie'yle Jack yakınlaşırken dostları Clyde ve Lucy'nin evliliği kötüye gitmektedir.

- AĞAÇ
THE TREE
Yönetmen: Julie Bertuccelli
Oyuncular: Charlotte Gainsbourg, Marton Csokas, Morgana Davies

Fransa-Avustralya, 2010
35 mm / Renkli / 100'
İngilizce; Türkçe altyazılı

A 10 Pz. 11.00 / B 11 Pt. 16.00 / GM2 12 Sa. 13.30 / A 13 Ça. 11.00 / GM5 14 Pe. 21.30
Otar Gittiğinden Beri filmiyle tanınan Julie Bertuccelli'nin uzun zamandır merakla beklenen ikinci filmi, Cannes Film Festivali'nin kapanış gecesinde gösterildi. Filmin kahramanı sekiz yaşındaki Simone, yeni ölen babasının bahçelerindeki dev ağacın yaprakları yoluyla ona fısıldadığından emindir. Babası, kısa süre sonra onları korumak için geri dönecektir. Fazla zaman geçmeden, Simone'un annesi ve erkek kardeşleri de ağacın bu özelliğine inanır ve bu bu sayede kendilerini emniyette hissederler. Ancak anne, bir adamla görüşmeye başlayınca ailedeki hassas dengeler bozulacaktır. Duyguları incinen Simone, ağaçtaki tahta eve yerleşir; oradan inmemeye kararlıdır. Aile bu yeni durumu nasıl karşılayacaktır

- BAŞKA BİR YERDE
SOMEWHERE
Yönetmen: Sofia Coppola
Oyuncular: Stephen Dorff, Elle Fanning, Chris Pontius

ABD, 2010
35 mm / Renkli / 98'
İngilizce-İtalyanca; Türkçe altyazılı

A 8 Cu. 19.00 GALA / A 8 Cu. 21.30 GALA / A 9 Ct. 21.30 GALA
2010 Venedik Altın Aslan

Ünlü Amerikalı yönetmen Francis Ford Coppola'nın kızı Sofia Coppola'nın üçüncü filmi, Eylül ayında Venedik Film Festivali'nde büyük ödül Altın Aslan'ı kazandı. Coppola'nın çocukluk anılarından esinlendiği filmin başrolünde Blade filminin kötü vampiri Stephen Dorff yer alıyor. Filmde Dorff'un canlandırdığı, kızlar, alkol, arabalar ve hayranlarıyla gününü gün eden Hollywood yıldızı Johnnie Marco'nun yaşamı, on bir yaşındaki kızı Cleo'nun beklenmedik ziyaretiyle alt üst oluyor ve Johnnie ayaklarını yere basmak zorunda kalıyor. Amerika'dan önce Filmekimi'nde gösterilecek olan filmin hem senaryosunu yazan hem de yöneten Sofia Coppola, 2004'te Lost in Translation / Bir Konuşabilse ile En İyi Senaryo Oscar'ını kazanmıştı.

-HIRSIZLAR ŞEHRİ
THE TOWN
Yönetmen: Ben Affleck
Oyuncular: Ben Affleck, Jon Hamm, Rebecca Hall, Jeremy Renner

ABD, 2010
35 mm / Renkli / 124'
İngilizce; Türkçe altyazılı

A 14 Pe. 19.00 GALA / A 14 Pe. 21.30 GALA
Eylül ayında Toronto Film Festivali'nde dünya prömiyeri yapılan Hırsızlar Şehri, popüler aktör Ben Affleck'in ikinci yönetmenlik denemesi. Affleck, aynı zamanda başrolünü de üstlendiği bu kara filmde tıpkı babası gibi hırsızlığı kariyere çeviren Doug MacRay'i canlandırıyor. Doug ve ekibinin banka soygununda üzerlerine kimse yoktur; hem acımasız hem de dikkatlidirler. Soydukları son bankanın müdiresiyle aynı mahallede oturduklarını öğrendikten sonra kaçınılmaz olan gerçekleşir ve Doug, kadına âşık olur. Claire, onun soyguncu olduğundan şüphelenmezken Doug'ın kardeşi kadar yakın suç ortağı Jem, kuşku içindedir. Doug, iki taraftan birine ihanet etmeden bir seçim yapamayacaktır.

-İNSANLAR VE TANRILAR
DES HOMMES ET DES DIEUX
Yönetmen: Xavier Beauvois
Oyuncular: Lambert Wilson, Michael Lonsdale, Olivier Rabourdin, Philippe Laudenbach

Fransa, 2010
35 mm / Renkli / 120'
Fransızca; İngilizce ve Türkçe altyazılı

A 8 Cu. 13.30 / B 9 Ct. 21.30 / GM2 10 Pz. 13.30 / GM2 10 Pz. 19.00 / GM2 11 Pt. 11.00
2010 Cannes Büyük Ödül

Mağrip'te 1990'larda, dağların tepesinde bir manastır... Sekiz Fransız keşiş, Müslüman köylülerle yan yana huzur içinde yaşamlarını sürdürüp giderlerken yaşadıkları ülke birden karışır: Yabancı işçiler köktendinciler tarafından katledilmiş, şiddet olayları bölgeye hâkim olmuştur. Yaklaşmakta olan tehlikeye rağmen keşişler, bedeli ne olursa olsun yerlerinden kıpırdamamaya kararlıdırlar. Ordu onlara koruma teklif eder, ama keşişler bunu da reddeder. Bir süre sonra, kaçınılmaz olan başlarına gelir ve militanlar manastırı basar. Keşişler pes etmese de artık aralarında anlaşmazlıklar vardır: bazıları kalmaya kararlıdır, bazıları gitmek ister. İnanç ve fanatizm hakkında ağırbaşlı bir başyapıt...

20.09.2010

Les Aventures extraordinaires d'Adèle Blanc-Sec (2010)


Fransız yönetmen Luc Beson beni yine şaşırttı. Çok değil daha bir ay önce, From Paris With Love filmi ile benden çokça eleştiri almıştı. Ama, yeni filmi les extraordinaries avantures d'Adele gerçekten çok eğlenceli ve güzel bir film. Filmin, öncelikle bir çizgi roman uyarlaması olduğunu belirmek istiyorum.Besson, Jacques Tardi'nin eserini aslına sadık kalarak sinemaya aktardığını ve yazarı çok zor ikna ettiğini açıklamış. Fantastik-komedi dalında son senelerde izlediğim en iyi filmlerden bir olan, Adele'nin Olağanüstü Maceraları aynı zamanda görsel bir zengiklik de sunuyor. 1912 yılında geçen film, maceracı yazar Adele Blanc-Sec'in macerlarına odaklanıyor.Adele hastalığına çare bulunamayan kardeşi Agathe'yi kurtamak için, Mısır'a gidip 2.Ramses'in doktorunun mumyasını bulmaya çalışır. Mumya'yı bulup onla birlikte Paris'e kadar gelir ama onu canlandırabilecek tek kişi olan Esperandieu idam cezasına çarptırılmıştır. Adele bir yandan Esperandieu'yu hapisten kurtarmaya çaışırken, bir yandan da Paris'i birbirine katan 136milyonluk bir yumurtadan çıkan dinozor cinsinide ehlileştirmek durumundadır. Adele bütün hepsini başarır ama bu sefer hiç beklemediği bir süprizle karşılaşır. Fantastik-komedi seven herkese tavsiye edebileceğim, sinemalar da izlenecek güzel bir film. iyi seyirler

19.09.2010

12:08 East of Bucharest (2006)


İş nedeni ile yıllardır Romanya'ya gidip gelmişimdir. Bu süreç 2005'den bu yana da devam etmektedir. Bu ziyaretlerimde sürekli olarak Rumen'ler den devrim hikayelerini dinledim ve Çavuşesku dönemine ait bilgiler edinmeye çalıştım. Hepimizin bildiği üzere, Romanya 22Aralık 1989'da çok kanlı bir devrim ile Kominizm'den çıkıp yeni dünya düzeni olan Liberalizme giriş yaptı. Tam olarak bu devrimin üzerinden 20yıl geçti, Romanya bir AB ülkesi oldu ama değişmeyen ve aynı kalan ve için için Kominizmi hissettiren o kadar şey var ki bu ülkede, gidip görülmesi gerekir. Yıkılıcak gibi görünen harebe gibi evler, fakirlik, şehirler arası birçok yolun tek gidiş tek geliş olması vs. Hatta konuştuğum ve sayısal olarak belirtmem gerekirse halkın %60'ı eski yönetimin daha iyi olduğunu söylemekte ve devrim'e sayıp sövmektedir.

Neyse bu kadar genel bilgi verdikten sonra filme geçşek iyi olur, film 2006yapımı. Fimin, yönetmenliğini ve senaryosunu ülkenin yükselen ismi, Corneliu Promboiu üstleniyor. Bükreş'in doğusunda kalan küç bir kasaba da yerel bir televizyon da sunucu olan Jderescu, devrimin 16.yılında bazı soruların cevabını aramaktadır. Cevabını aradığı sorular ise şunlardır, kasaba da gerçekten devrim oldu mu? yani Çavuşesku saat 12.08 'de Timişora'da öldürülmeden önce bi ayaklanma oldu mu? ve olduysa başrollerde kim vardı? Bu cevapları yanında ki iki konuğuyla almak isteyen, Jdrescu'nun programı bi süre sonra tam bir balkan insanı davranışlarının kesiti olarak gözümüze çarpar. Konuklarına, hemen parlayan sunucu, sunucuya küsüp programı terk eden konuklar, telefondan sunucuyu tehdit eden bir seyirci vs.

Durum komedisinin iyi bir örneği sayılabilecek bu film, zaman zaman öne çıkan absürd ve dram öğeleriyle de dikkat çekiyor. Devrim sürecinin içine girmeyen, daha çok insanların devrim günü ne yaptıklarını sorgulayan siyasi film olmaktan uzak bir yapım. Herkese tavsiye edebileceğim,ama özellikle, Romanya ve Balkan filmlerini ve insanlarını sevenlerinin kaçırmaması gereken bir film. İyi seyirler.

15.09.2010

The Expendables (2010)



Afişlerini görünce, koca koca isimleri aynı filmde birleştiren bu film için ister istemez büyük bir beklenti oluşuyor. Ama, daha yazımın başından söylüyorum film tam bir hayal kırıklığı. Sylvester Stallone'nun hem yönetip hemde başrolünde olduğu bu yapım, bir grup paralı askerin maceralarını anlatıyor. Herbiri ayrı yeteneklere sahip ve ölümsüzlük iksiri içerek doğmuş bu arkadaşlar, Güney Amerika'da ki bir adayı yönetmekte olan diktatör generali yıkmakla görevlendirilirler. 6000 kişilik bu adada nerdeyse bir tugay dolusu asker vardır (nasıl oluyosa bu?) ve bizim paralı askerler hepsini altüst edip adayı kurtarıp evlerine geri dönerler. Son derece basit ve başarısız bir senaryoya bide gerçeklikten son derece uzak detaylar eklenince, film gerçekten çekilmez bir hal alıyor. Yazık olmuş, sen Jason Statham'dan, Jet Li'si ne, Micky Rourke'dan Bruce Wills'e kadar bi cast oluştur ve çıkan sonuç sıfır olsun. Neyse, bu kadar eleştiri yeter:), sonuç olarak tavsiye edilecek bir film değil. Tavsiyem boşuna zaman kaybetmemeniz...

7.09.2010

Funny Games U.S (2007)



Haneke 1997 yılında çevirdiği ve bir kült haline gelen filminin tekrar çevrimi için Amerika'yı tercih etmiş. Film, mekan ve oyuncular hariç ilk filmle nerdeyse birebir aynı. Sadece, herşey 1997 model değil de 2007 model diye düşünebilirsiniz. Oyuncu kadrosunda ise şu isimler var, Naomi Watts, Michael Pitt ve Tim Roth. Psikolojik-şiddet filmleri arasında, kendine has yapısı ve senaryosu ile dikkat çekiyor film. Öncelikle, şunu belirtmek istiyorum hayatınızda bu kadar sinir bozucu bir film kesinlikle izlememişsinizdir. Ayrıca, filmin ön plana çıkardığı şiddet objeleride çok dikkat çekici, golf sopası, yastık kılıfı ve yumurta gibi. Film, klasik bir müzikle başlıyor, hali vakti yerinde olan küçük bir aile, göl kenarında ki yazlık evlerine gitmek üzere yol alıyorlar. Tek amaçları, biraz golf oynamak, yelkenlilerine binmek ve zengin komşuları ile görüşmek olan bu aileyi, hiç beklemedikleri süprizler beklemektedir. Yan komşularının önünden geçerken, son derece nazik ve kibar iki genç ile tanışırlar, komşuları gençleri aile dostları olarak tanıtır ve olanlar olur. Evin hanımı mutfakta yemek yaparken, tık tık kapı çalar, kapıda ki genç nazik ve kibar bir dille 4tane yumurta ister ve olaylar birbirini izler. İki psikopat genç, amaçları bile belli olmadan aile ile oyun oynamaya başlar. Ve, deyim yerindeyse analarından emdikleri sütü burunlarından gelir... Sonuna kadar sizi, ekrana kitleyen, zaman zaman sizinde filmin içine dahil olduğunuz, muteşem bir gerilim. Tavsiyem, ilk önce 1997 yapımı filmi izleyip sonra U.S versiyona geçmeniz. Ben tam tersini yapmıştım, oda olur gerçi:) iyi seyirler

6.09.2010

Man Som Hatar Kvinnor (2009)

'Ejderha Dövmeli Kız'



İsveçli gazeteci-yazar, Steig Larsson'un aynı adlı eserinden beyaz perdeye aktarılan film, bu seneki İstanbul Film Festivalin de ilk olarak seyirci ile buluştu. Çok isteme rağmen bende bilet bulamadığımdan dolayı gösterimi kaçırmıştım. Ama, geçenlerde film elime geçti ve inanılmaz bir zevkle bir solukta filmi izledim. Film bittiğinde gözlerime şaşırdım çünki, tam tamına 2saat 32 dakika geçmişti ve ben bu sürenin nasıl geçtiğini anlamamıştım. İşte, böyle sürükleyici bir yapım olmuş, Ejdeha Dövmeli Kız. Filmin yönetmenliğini, Neils Arden Oprev üstleniyor. Başrollerde ise, Noomi Rapace ve Michael Nyqvist var.



Konuya gelirsek eğer, Michael Blomkvist son dönemde başı öne sürdüğü bir kaçakçılık olayından dolayı derde girmiş bir gazetecidir. Bir şekilde öne sürdüğü savlar hakim tarafından kabul edilmemiş ve iftiradan 6ay hapis cezası almıştır. Tam, bu noktada büyük bir hayal kırıklığı yaşayan Michael'e sıradışı bir teklif gelir. Ülkenin, en zengin ailelerinden birine mensup olan Henrik Vanger, 1966 yılında arkasından hiçbir iz bırakmadan kaybolan yeğeni Harriet'ın kayboşunda ki sırrı aralaması için Micheal'a teklif götürür. Micheal teklifi kabul eder ve çalışmaya başlar. Bu sırada, Vanger için çalışan hacker Lisbeth Salander (Ejderha Dövmeli Kız), Micheal'ın çalışmalarını kaçak bi şekilde takip etmekte ve belli noktalarda ona yardım etmektedir. Sonuçta, ortada tüm bir aileyi şüpheli noktasına getirmiş bir kaybolma hikayesi ve sapıkça işlenmiş birbirine bağlı cinayetler bulunmaktadır. İşte, bu noktada bir süre sonra, Lisbeth'de Micheal'ın çalışmalarına katılır ve olaylar iyice içinden çıkılmaz bir hal alır. Ortada, çözüm bekleyen seri cinayetler , sapık ruhlu bir katil ve bulunması gereken kayıp bir kadın vardır...



Son yıllarda izlediğim en iyi, suç-gerilim filmlerinden biri diyebilirim. İsveç'in
soğuk coğrafyasında, insanı kendine çeken bir cinayet filmi olmuş. Bazı yerlerde verdiği, İsveçte'ki ırkçılık ve cinsel istismar örnekleri gerçekten çok dikkat çekici. Bildiğim, kadarı ile film 17 eylül'de vizyona giriyor, kesinlikle gidip izlemenizi tavsiye ediyorum, memnun kalacaksınız:)

3.09.2010

Man On Fire (2004)



Tek başına bir adam, ordudaki özel bir birlikten yıllar önce emekli olmuş, herşeyi bir kenara bırakmış ve Mexico City'de zengin bir ailenin kızı olan Pita'yı koruma görevini üstlenmiştir. Aslına bakarsanız konu oldukça klişe gibi duruyor, yani buna benzer birçok Türk filmi ya da Amerikan 2.ci sınıf filmler izlemişsinizidr. Ama Creasy rolunde ki Denzel Washington ve Pita rolünde ki Dakota Fanning'in uyumu gerçekten mükemmele yakın ayrıca ikisinide filmde ki oyunculukları ile birçok otoriteden olumlu not almışlardır. Filmin bu kadar ön plana çıkmasında ki, ikinci en önemli faktör ise muhteşem müzikler. Özellikle, Carlos Varela'nın Una Palabra adlı şarkısı yıllardır herkesin diline pelesenk olmuş, en iyi film müziklerinden biridir.
Konuya dönersek eğer, koruma görevlisi Creasy ve Pita arasında zamanla arkadaşlık ötesinde bir bağ oluşur. Pita birgün okul çıkışı, fidyeciler tarafından kaçırılınca olanlar olur ve Creasy küçük kızı bulabilmek için eski intikamcı kişiliğine geri döner ve olaylar birbirini izler... Dediğim gibi konu sıradan ve klişe ama oyunculuklar, müzikler ve görsellik açısından gerçekten doyurucu.Kesinlikle izlenmesi gereken bir film diyebiliriz. İyi seyirler.

67.Venedik Film Festivali



Geçtiğimiz yıllar itibarı ile büyük bir gelişme gösteren Venedik Film Festivali bu yılda adından bayağı bir söz ettirecek gibi. 01-11 eylül tarihleri arasında yapılacak festivalin, 'Altın Aslan' ödülü juri başkanlığını, Quentin Tarantino yapacak. Ayrıca, en iyi ilk filme verilecek 'Luigi De Laurentiis' ödülünün juri başkanlığını da Fatih Akın üstlenecek.

Festivalin başlangıç filmi ise, Darren Aranofsky'nin Black Swan filmi ile yapılacak. 2008'de Aranofsky, The Wrestler filmi ile Altın Ayı ödülünü almıştı. Festivalde yarışacak olan filmlerin çoğu, İtalyan ve Amerikan yapımı. Türkiye'den yarışma bölümünde film yok ama, yarışma dışı olarak Seren Yüce'nin, Çoğunluk adlı filmi gösterilecek.

İŞTE YARIŞMA FİLMLERİ:

-“Black Swan,” Darren Aronofsky (Açılış Filmi)
-“Promises Written in Water,” Vincent Gallo, Amerika
-“La Pecora Nera,” Ascanio Celestini, İtalya
-“Somewhere,” Sofia Coppola, Amerika
-“Happy Few,” Antony Cordier, Fransa
-“The Solitude of Prime Numbers,” Saverio Costanzo, İtalya/Fransa/Almanya
-“Silent Souls,” Aleksei Fedorchenko, Rusya
-“Road To Nowhere,” Monte Hellman, Amerika
-“Balada Triste de Trompeta,” Alex de la Iglesia, İspanya/Fransa
-“Venus Noir,” Abdellatif Kechiche, Fransa
-“Post Mortem,” Pablo Larrain, Şile/Meksika/Almanya
-“Barney’s Version,” Richard J. Lewis, Kanada/İtalya
-“We Believed,” Mario Martone, İtalya/Fransa
-“La Passione,” Carlo Mazzacurati, İtalya
-“13 Assassins,” Takashi Miike, Japonya/İngiltere
-“Potiche,” Francois Ozon, Fransa
-“Meek’s Cutoff,” Kelly Reichardt, Amerika
-“Miral,” Julian Schnabel, Amerika/Fransa/İsrail
-“Norwegian Wood,” Tran Anh Hung, Japonya
-“Attenberg,” Athina Rachel Tsangari, Yunanistan
-“Detective Dee and the Mystery of Phantom Flame,” Tsui Hark, Çin
-“Three,” Tom Tykwer, Almanya


YARIŞMA DIŞI FİLMLER:

-”The Return of Chen Zhen,” Andrew Lau, Çin/Hong Kong (Bruce Lee’ye atfen)
-Machete,” Robert Rodriguez, Amerika (Açılış Geceyarısı Filmi)
-The Tempest,” Julie Taymor, Amerika
-
”Vittorio racconta — Una vita da Mattatore,” Giancarlo Scarchilli, İtalya
-The Town,” Ben Affleck, Amerika
-I’m Still Here: the Lost Year of Joaquin Phoenix,” Casey Affleck, Amerika
-Sorelle Mai,” Marco Bellocchio, Amerika
-“Niente Paura — Come siamo come eravamo e le canzoni di Luciano Ligabue,” Piergiorgio Gay, İtalya
-“Dante Ferretti — Production Designer,” Gianfranco Giagni, İtalya
-“Notizie degli Scavi,” Emidio Greco, İtalya
-“The Last Movie” (1971), Dennis Hopper
-“Gorbaciof,” Stefano Incerti, İtalya
-“That Girl in Yellow Boots,” Anurag Kashyap, Hindistan
-“Showtime,” Stanley Kwan, Çin
-“Sei Venezia,” Carlo Mazzacurati, İtalya
-“Zebraman” (2004), Takashi Miike, Japonya
-“Zebraman 2: Attack on Zebra City,” Takashi Miike, Japonya
-“The Child’s Eye 3D,” Oxide Pang and Danny Pang, Çin/Hong Kong
-“Vallanzasca – Gli angeli del male,” Michele Placido, İtalya
-“All Inclusive 3D,” Nadia Ranocchi and David Zamagni, İtalya/Avusturya
-“Raavan” (Tamil version), Mani Ratnam, Hindistan
-“1960,” Gabriele Salvatores, İtalya
-“La prima volta a Venezia,” Antonello Sarno, İtalya
-“A Letter to Elia,” Martin Scorsese and Kent Jones, Amerika
-“Shock Labyrinth 3D,” Takashi Shimizu, Japonya
-“L’ultimo Gattopardo: Ritratto di Goffredo Lombardo,” Giuseppe Tornatore, İtalya
-“Passione,” John Turturro, İtalya
-“Lope,” Andrucha Waddington, İspanya/Brezilya
-“Space Guy,” Zhang Yuan, Çin

27.08.2010

Jean-Luc Godard'ın Stili



“Yığınla genç sinemacıyı etkilediğim ileri sürülüyor. Dahası bir Jean-Luc Godard stilinden söz ediliyor. Bence Godard’ın stili, bir stilinin olmamasıdır. Ben sadece filmler yapmak istiyorum, hepsi bu.”

JEAN-LUC GODARD

Chloe (2009)



Yönetmen, Atom Egoyan'ın erotik-gerilim tarzındaki bu filmi maalesef vasatı aşamamış. Bu türde, sıradışı bir konuya sahip olmasının yanında zengin bir oyuncu kadrosuna sahip olan film, gerilim ve dram unsurların eksik kalması ile eksi puan alıyor. Daha çok erotik öğelerin ön plana çıktığı filmde, cesur sahneler de adından söz ettirir nitelikte. Konuya gelirsek eğer, Catherine(Julianne Moore) ve David (Liam Neeson) iş hayatlarında başarıyı yakalamış, biri doktor diğeri akedemisyen bir karı kocadır. Herkesin, gıpta ettikleri bir evliliği olan bu çifttin aslında geri plana atılmış bir çok problemi vardır. Yıllar geçen evliliklerinden sonra, birbirlerine karşı cinsel istekleri azalmış ve aynı evde yaşıyan iki dost gibi olmuşlardır. Cathrine, David'in kendi doğum günü partisini şehir dışında olması nedeni ile kaçırması sonucunda, aldatılma şüphesi ile yüzleşir. Kocasının başka kadınlara zaafı olduğunu kanıtlamak içinse, Chloe(Amanda Seyfried) adlı güzel bir eskortla anlaşır. Kocasının ona bağlılığını test etmekte kararlı olan Catherine gizemli ve tehlikeli eskort Chloe ile sınırları zorlayan bir işe karışır ve işler iyice içinden çıkılımaz bir hal alır...Kabaca özetlemek gerekir ise; boş bir anınızda izlenebilecek, biraz zehirli sarmaşık tadı veren, gerilim ve dram unsurlarının eksik olduğu modern bir erotik film diyebiliriz. iyi seyirler

25.08.2010

Unutulmaz Sahneler ve Replikler #3


IL POSTINO (1994)

Bu muhteşem filme dair o kadar çok güzel nokta var ki, herbirini anlatmaya kalksam günlerimi alır heralde:) ama en güzel sahnelerden birinde ,Şair Neruda ve Postacı Mario arasında şöyle bir diyalog geçer;


Neruda: Benim şiirimle kızı baştan çıkarmışsın.

Postacı: Senin yazdığın şiirle kızı baştan çıkardığım doğru. Ama o şiir sana ait değil.

Neruda: Benim yazdığım şiirin bana ait olmadığını mı söylüyorsun?

Postacı: Evet. Şiir, yazana değil ihtiyacı olana aittir. !!!!!(BURAYA DİKKAT)

Neruda:Bu demokratik fikrini takdir ettim doğrusu.

Little Fockers Geliyor!!!




Serinin ilk filmi olan Meet the Parents'i izlediğim günü daha ilk günki gibi hatırlıyorum. Tam, 10 sene geçmiş üzerinden ama bu 10 sene içerisinde beni bu kadar güldürebilen bi 10 film daha izlememişimdir. Açıkçası, serinin ikinci filmi olan Meet the Fockers'da(2004) bir miktar beklentilerimin altında kalmıştı ve onun için serinin üçüncü filmi Little Fockers'ı çok merak ediyorum ve vizyona girmesini sabırsızlıkla bekliyorum. Filmde, Ben Stiller, Robert De Niro, Owen Wilson gibi isimlerin yanında süpriz olarak, Jessica Alba ve Harvey Keitel gibi isimlerde karşımıza çıkıyor. Son olarak filmin, Amerika vizyon tarihi ise, 22Aralık 2010.

24.08.2010

Aşk Bir Güneşe Benzer



İşitin Ey Yarenler Aşk Bir Güneşe Benzer


İşitin ey yarenler aşk bir güneşe benzer
Aşkı olmayan kişi misali taşa benzer

Taş gönülde ne biter dilinde ağu tüter
Nice yumşak söylese sözü savaşa benzer

Aşkı var gönlü yanar yumuşanır muma döner
Taş gönüller kararmış sarp kah kışa benzer

Ol sultan kapısında hazreti tapısında
Aşıkların yıldızı her dem çavuşa benzer

Geç Yunus endişeden gerekse bu pişeden
Ere aşk gerek evvel ondan dervişe benzer


Yunus Emre

19.08.2010

Unutulmaz Sahneler ve Replikler #2


Cool Hand Luke

Paul Newman'ın başrolünde olduğu 1967yapımı bu film, bir çok yönden bir fenomen haline gelmiş bir hapishane filmidir. Filmin, içinde geçen replikler ise gerçekten çok can alıcı. İşte onlardan birkaçı;

luke: i can eat fifty eggs.
dragline: nobody can eat fifty eggs.
convict: you just said he could eat anything.
dragline: did you ever eat fifty eggs?
luke: nobody ever eat fifty eggs.

luke: what we've got here... is failure to communicate


p.s: Luke'un annesi öldükten sonra söylediği şarkı da bence, hüznün bugüne kadar aktarılmış en eğlenceli haliydi. İşte sözler;

i don't care if it rains or freezes...
...as long as i got my plastic jesus...
...sitting on the dashboard of my car.
comes in colors pink and pleasant.
glows in the dark 'cause it's iridescent.
take it with you...when you travel far.
get yourself a sweet madonna...
...dressed in rhinestone sittin' on...
...a pedestal of abalone shell.
going 90, i ain't scary...
...'cause i got the virgin mary...
...assuring me...
...that i won't go to hell.
get yourself a sweet madonna...
...dressed in rhinestone sittin' on...
...pedestal of abalone shell.
going 90, i ain't scary...
...'cause i got the virgin mary.
assuring me...
...that i won't go to hell.

Unutulmaz Sahneler ve Replikler #1


Four Weddings and a Funeral

4 düğün 1 cenaze filminin birçok unutulmaz sahne ve replik vardır. Ama, en önemlilerinden biri, Matthew'ün en yakın dostu, Garet'in cenazesinde okuduğu
o muhteşem şiir ve o andır...

W.H Auden, Funeral Blues

Stop all the clocks, cut off the telephone,
Prevent the dog from barking with a juicy bone,
Silence the pianos and with muffled drum
Bring out the coffin, let the mourners come.
Let aeroplanes circle moaning overhead
Scribbling on the sky the message He Is Dead.
Put crepe bows round the white necks of public doves,
Let the traffic policemen wear black cotton gloves.

He was my North, my South, my East and West.
My working week and my Sunday rest,
My noon, my midnight, my talk, my song;
I thought that love would last forever; I was wrong.

The stars are not wanted now: put out every one;
Pack up the moon and dismantle the sun;
Pour away the ocean and sweep up the wood;
For nothing now can ever come to any good.

Türkçesi;

Tüm saatleri durdurun, telefonu kesin,
Köpeği havlatmayın arkasında sulu bir kemiğin,
Piyanoları susturun, ve çalarken boğuk sesli davullar
Tabutu çıkarın dışarı, gelsin yas tutanlar.

Uçaklara inleyerek daireler çizdirin göklerde
Yazarken bu haberi, "O öldü." diye,
Siyah fiyonklar takın beyaz boyunlarına güvercinlerin,
Trafik polislerine siyah eldivenler giydirin.

O benim Kuzey'imdi, Güney'imdi, Doğu'mdu ve Batı'mdı,
Çalışma haftam ve Pazar rahatımdı.
Öğlem, gece yarım, konuşmam, şarkım;
Sevgi sonsuza dek sanırdım, yanıldım.

Yıldızlar artık gereksiz, söndürün hepsini
Ay'ı paketleyin, parçalayın Güneş'i
Dökün okyanusu, süpürün ormanı
Artık hiçbir şey güzelleştiremez hayatı.

18.08.2010

From Paris With Love (2010)



From Paris With Love, Luc Besson ve Pierre Morel'in tekrar işbirliği içinde olduğu bir aksiyon-macera filmi. Daha önce bu ikiliyi, Taken ve B13 filmleri ile izlemiştik. Kişisel olarak değerlendirmem, From Paris With Love, diğer iki filmden de daha düşük seviyede olmuş. Sıradan, bir hikayeyi, ne kurgusal olarak ne de cast olarak tamamlıyabilmişler. Son yıllarda sayısı artan, Luc Besson eserlerinden sadece bir tanasi, 90'li yıllarda bu kadar güzel filmler çevirmiş birinin son yıllarda, içinde bulunduğu bu projeleri de anlamak mümkün değil tabiki. Filmin başrollerini, Joh Travolta ve Jonathan Rhys Meyers üstleniyor. İkilinin uyumu sıfıra yakın ve oyunculukları pek de başarılı değil. Yan rollerde ise karşımıza ismi pek duyulmamış genç oyuncular çıkıyor. Konuya gelirsek eğer; Paris'te, Amerikan elçiliğinde görevli olan James Reece, daha alt görevlerde CIA için çalışmaktadır ve tek derdi mesleğinde yükselmek ve en gizli görevlerde yer almaktır. Fırsat, sonunda eline geçer ve Paris'e kısa bir görev için gelen ajan Charlie Wax'a eşlik etmesi gerekir. İlk başlarda ciddiye almadığı bu işin, bir gecede tüm Paris'i altüst etmeleri ile ne kadar ciddi olduğunu anlar ve işlerin sonucunda kendisine kadar dayanması ile işler iyice karışır. Aksiyon meraklıları bu filmi belki bi derece beğenebilirler ama kısace söyliyebilirim ki, film ortalamanın bayağı altında. Çerez olarak, izlenecek hiçbirşey bulamadığınız bi akşam, izleyebilirsiniz:)

Sleepless in Seattle (1993)



Geçen günlerde bir müzik marketi gezerken buldum bu filmi. Yıllar önce, tahminim 1996yılıydı heralde ilk defa yılbaşı arifesinde Show Tv'de izlemiştim. 10yaşında olmama rağmen çok eğlenceli ve romantik bulmuştum bu filmi. Tabi sonra koca atlası açıpta, Seattle'i ve Baltimore'u araştırmama da vesile olmasıda cabasıydı. Daha öncede söylemiştim, 90'li yıllar Hollywood yapımı romantik ve komedi filmlerini çok severim. O daha saf olan duygusal beklentiler, arka fonda çalan muhteşem soul ve jazz müzikler, havaya balonlar fırlatılan yılbaşı baloları ve uzun geniş pardasülü ablalar ve abiler,bu detayların hepsi beni benden alır ve çoçukluğuma götürür. Ve, ne güzeldi o 90'lar dedirtir. İşte, karşımızda bu filmlerden biri var. Yönetmenliğini, When Harry met Sally ve You ve got mail ile tanıdığımız Nora Ephron'un üstlendiği filmin, oyuncu kadrosuda bir o kadar geniş. Tom Hansk (Sam) ve Meg Ryan (Annie)'yi başrollerde görüyoruz. Diğer oyuncular ise; Bill Pullman, Ross Malinger ve Victor Garber'i görüyoruz.



Eşini kısa bir süre önce kaybetmiş olan Sam (Tom Hanks)oğlu Jonah ile başbaşa kalmıştır. Bir yandan küçük oğluyla ilgilenmek zorunda olan Sam bir yandanda eşinin hatıraları ile yaşaması, hayatını zorlaştırmaya başlamıştır. O da çareyi, tası tarağı toplayarak, Seattle'a taşınmakta bulur. Bir gece, oğlu Jonah, ulusal bir radyo programına katılır ve babasının yeni bir eşe ihtiyacı olduğundan bahseder, işte o anda tüm hayatları bir değişim sürecine girer. Amerika'nın dört bir yanından Sleppless in Seatlle'a yani Sam'e mektuplar gelir. Hepsi nerdeyse aynı derecede tek düze ve basittir sadece biri hariç, Baltimore'dan Annie'nin (Meg Ryan) mektubu dışında. Aslında, Annie'de evlenmek üzere olan genç bir kadındır, ama bir sihir aramktadır işe o sihir, belkide çok uzaklarda Seattle'da dır. Ama, bu sihir birleşme için gerekli bağlantıyı küçük Jonah yapacaktır ve bu birleşme pek de kolay olmayacaktır:)



Bir çok Hollywood yapımı romatik komedi filminin, kimi zaman örnek aldığı, kimi zamanda içinden alıntılar yaptığı, küçük ve samimi bir film. Tavsiyem, romantik-komedi sevenlere, eğer sevmiyorsanız sıkıcı ve klişe bulabilirsiniz. İyi seyirler...

14.07.2010

A Single Man (2009)


Moda tasarımcısı olarak tanıdğımız Tom Ford'un ilk filmi, her bakımdan takdire şayen bir eser olmuş. Her dakikası, şiirsel öğelerle kaplanmış, bir insanın içinde yaşayıpta yansıtamadığı, hüznü ve yarım kalmışlığı, muhteşem müzikler ile tamamlamış bir yapım. Christopher Isherwood'un aynı adlı romanından beyaz perdeye aktarılan filmin, yönetmeni kadar oyucu kadrosuda çok ilgi çekici. Oyucu kadrosu şu isimlerden oluşuyor; Julianne Moore, Colin Firth, Lee Pace ve Matthew Goode.

50'li yaşlarında olan İngliz Edebiyatı Profesörü olan George Falconer(Firth), hayatını 16 yıldır paylaştığı, sevgilisi Jim'i bir trafik kazası sonucu kaybetmiştir. Jim'in ölümünden sonra hayattaki tüm zevklerden ve heyacanlardan uzaklaşan George, Jim'siz olan hayatın ne kadar anlam kaybetmiş olduğunu düşünmektedir. Bir sabah kalkar ve tüm hayatını bir anda sorgular. Her anı, şiirsel dilde anlatılmış son günü, hem yeni insanları tanımasına, hem de var olan en yakın dostu Charley ile son bir kez güzel bir akşam geçirmesi ile sürer. Eve geldiğinde, artık herşey hazırdır, kişisel eşyalarını mutazzam bir şekilde sıralar ve silahı eline alır, ama herşey düşündüğü kadar kolay değildir, son bir süpriz onu beklemetektedir.

Tom Ford'un bir modacı gözü ile, oluşturduğu filmde, görsellik ve detaylar kusursuz bir şekilde aktarılmış. Ve son yıllarda sinemada trend haline gelen, eşcinsel aşk konusu, abartısız ve klişelerden uzak durularak aktarılmış ve seksten daha çok duygusal temellere oturtulmuş. Sonuç olarak tavsiyemdir, iyi seyirler..

30.06.2010

Seven Blunders of the World...




SEVEN BLUNDERS of the WORLD

1. Wealth without work
2. Pleasure without conscience
3. Knowledge without character
4. Commerce without morality
5. Science without humanity
6. Worship without sacrifice
7. Politics without principle

Mahatma Gandhi

Did You Hear About The Morgans?


Uzun zamandır, Hugh Grant'i hiçbir filmde görmediğim için filme karşı ufakta olsa bir beklentim oluşmuştu. Ama nedense, Jessica Parker'ın filmde ki partneri olduğunu duyunca bayağı bir üzülmüş ve beklentilerimi bir kenara bırakmıştım. Yinede, merağıma yenik düşüp, filmin dvd'sini alma gibi bir gaflette bulundum. Filmin başrolleri bildiğimiz üzere, Hugh Grant ve Sarah Jessica Parker üstleniyor. Yönetmenlik koltuğunda ise, Marc Lawrence oturuyor. Filmi, kabaca özetlemek gerekir ise; Meryl (Parker) ve Paul(Grant) iş hayatlarında başarılı ve belli bir kariyere sahip bir çifttir. Ama tipik, New Yorker tripleri ve klişeleri bu muhteşem çifttimizde de mevcuttur. İkiside tam bir işkoliktir, özel hayatlarında derin sorunları, iletişimsizlikleri ve kısırlık problemleri vardır. Tam ayrılma arifesinde olan bu ikili, ilişkilerini gözden geçirmek için buluştukları bir anda, istemeden de olsa bir cinayete tanık olurlar. Bu dakikadan sonra, bütün ipler artık federallerin elindedir. Fedarellerin , zoru ile kimsenin tahmin edemiyeceği, sessiz sakin bir Orta Amerika kasabasına, tanık koruma programı ile gönderilerler. İlk başte yabancı ve teknolojiden uzak olan bu kasaba hayatı, ikilinin arasında ki diyaloğun tekrar doğmasına ve sevgilerinin tekrar yeşermesine neden olur, bu arada peşlerinde ki acımasız katilde onları amansız bir şekilde takip etmektedir... Filmin, ilk on dakikasını izleyen, filmin nasıl devam deceğini, hatta sonunu bile bire bir tahmin edebilir. Gereksiz yere para harcanmış ve gereksiz yere sinemalarda yer kaplamış bir film, tavsiyem boşuna zaman kaybetmeyin...

23.04.2010

Vavien


Şok içersindeyim, dün gece filmi izledim ve kendi kendime kızıyorum saatlerdir, nasıl kaçırdım ben bu muhteşem filmi diye. Yıllardır, hep aradığım ama bulamadağım tadı ilk defa bir Türk Filmin de yakaladım. Çok ince ve kurnazca hazırlanmış senaryo, başarılı görüntü yönetmenliği ve muhteşem müzikler. Tabiki, oyunculukları da unutmamak lazım, Settar Tanrıöven ve Binnur Kaya tam anlamıyla döktürmüşler. Engin Günaydın ve Serra Yılmaz'da yine başarılı oyunculuklar çıkarmışlar.

Sıradan Anadolu insanı ve onun yaşatısını konu alan film. Ayrıca, kasaba esnafının hayatını da çok güzel bir şekilde işliyor. Engin Günaydın'ın abisine ait olan, Erbaa'da ki elektirikçi dükkanı da, bu film için biçilmiş bir kaftan gibi. Konuya gelirsek eğer, Celal kasaba da küçük bir elektrikçi dükkanına sahip olan, sıradan bir adamdır. Karısı ve oğluyla birlikte mutsuz bir yaşam süren Celal'in tüm eğlencesi abisi Cemal ile Samsun'a pavyona gitmektir. Karısı Sevilay ise, tüm zamanını evinde geçiren ve kocasını mutlu etmeye çalışan bir kadındır. Ama, Celal'den gizli Almanya'da ki babasının gönderdiği paraları biriktirmektedir. Borç batağı içinde ki Celal'de bu parayı bir çıkış yolu olarak görür ve sinsice bir plan hazırlar ama işler daha da içinden çıkılmaz bir hal alır ve tarji-komik olaylar birbirini izler...

Her detayı ile izleyiciyi şaşkına uğratan bir film. Öncelikle Vavien metaforu filmde çok başarılı bir şekilde yansıltılmış ve senaryo vavien metaforu üzerine oturtulmuş. Celal'in yaşadığı gelgitler, Sevilay'ın hayata geri dönüşü ve abisi Celal'in üstlendiği Vavien rolü tam anlamıyla şahane. Ayrıca, Celal'in neon çakmağı, porno arşivi, cinayet provası, otomatik açılan kapı, Anadolu pavyonu detayları, inşaat açılışın da ki beyaz, turuncu, mavi(akp'nin renkleri) balonlar, hepsi tam anlamıyla süperdi... Taylan Biraderlere ve Engin Günaydın'a sinemamıza böyle önemli bir kara mizah örneği kazandırdıkları için minnetlerimi sunuyorum...

20.04.2010

Okiribito (Departures)


Okiribito, 2009 yılında en iyi yabancı film Oscar'ını kaptğında pek bir şaşırmıştım. Çünkü, o sene Beşir'le Vals benim en büyük adayımdı. Ödülden sonra, gerçekten Oscar'ın yabancı film dalında, başka kriterleri olduğunu ve çok seçici davrandıklarını anladım. Aylar önce filmi almama ve çok merak etmeme rağmen, geçen hafta ilk defa izleyebildim filmi. Hafif bir dram ağı ile yoğrulmuş hafif bir film geldi bana. Başarıyı bir türlü bulamamış ve orta çaplı bir orkestrada çello çalan Daigo'nun traji-komik hikayesine şahit oluyoruz. Orkestra dağılınca, Daigo eşi Mika'yı yanına alıp doğup büyüdüğü kasabaya döner. Doğduğu evde birçok anı ile yüzyüze kalan ve onu terk etmiş babasını sürekli düşünen Daigo, bir yandan da iş bulma çabası içindedir. Rastlantı eseri gördüğü ilana başvuran Daigo, gittiği ofisin bir turizm acentası olduğunu düşünmektedir ama beklentileri gerçekleşmez ve yepyeni tabutlar onu ofiste karşılar. Aslında, başvurduğu işin ölü yıkama ve tören hizmeti olduğunu geçte olsa anlayan Diago işi almak istemez ama parası güzel olan bu iş onu bir şekilde içine çeker. İlk başlarda çok zorlansa da bu iş ona geçmişi ile bağlantı kurmasını sağlar, ölüler ve onları son yolculuklarında güzelleştirme sanatı onu cezbeder ve artık bu iş geçiçi bir işten öte, onun için bir tutku haline gelir. Hem müzikal hemde içerdiği duygusal ağ bakımından insani pek etkileyen, yer yer güldüren, insanlık dersi veren bir film. Japon insanı ve değerlerini iyi yansıtan ve son zamanlarda dejenere olma yönünde ilerleyen Japon gençliğine ders veren nitelikte bir film. Fedakar evlatlar, karılar, kocalar ve insanlar... Bu filmin içinde bolca insanlık var...

Yeni Sinema Hareketi


Reha Erdem,Semih Kaplanoğlu,Yeşim Ustaoğlu.Alper Özcan ve daha niceleri...Şüphesiz bu yönetmenler ülkemiz sinema kültürünün gelişmesine -daha doğrusu yetişmesine -ön ayak olacaklardır.Ancak gerçek şu ki,bağımsız filmler-böylesi bir ayrım yapmak yanlış da olsa- izlenmiyor.Dolayısıyla yeni projeler de gerçekleşemiyor.Fakat sinemacılarımız bu zinciri kırmak üzere insiyatif aldılar ve "Yeni Sinema Hareketi" adlı bir oluşum başlattılar.Bu kapsamda Ortaköy Feriye sinemasında festival tadında,ama asıl amacı sinema icra eden yalnız ve cesur insanlar arasındaki dayanışmayı,iş birliğini ve iletişimi sağlamak,geliştirmek olan bir seri gösterim projesi düzenlediler.23 Nisan-9 Mayıs arasında gerçekleşecek olan etkinlikte bilet fiyatlarının da normalden ucuz olduğunu belirtelim.Özetle,Yeni Sinema Hareketi'nin,sinemayı bir sanat dalı olarak icra eden yönetmenlerin ve yapımcıların bir türlü kıramadıkları zincirlerini kırmaları için ve sadece sinema yapabilmek amacıyla başladıkları serüvenlerine aynı parola ile devam etmeleri için,destek verilmesi gereken bir oluşum olduğunu düşünüyorum.Toplu gösterim etkinliğine de katılmanızı ısrarla tavsiye ediyorum.


not:Resmin üstüne tıklayarak festival programını büyütebilirsiniz.

12.04.2010

Fantastic Mr. Fox


Kendine has tarzı olan ve bu tarzından pek taviz vermiyen yönetmenleri çok severim. İşte bu noktada, Wes Anderson'da sevdiğim yönetmenlerden biridir. İlk olarak, The Royal Tenenbaum ile tanıdığım daha sonraları Life Aquatic ve The Darjeeling Limited
ile hayran olduğum yönetmenin ilk animasyon filmininde tamamlanmasını iple çekiyordum. Aslında, filmi izlemden önce bazı çekincelerim vardı ama izledikten sonra
izlediğim en iyi animasyon olduğuna karar verdim.Stop motion , tekniği ile çekilmiş filmde, renkler soluk ve hareketler yavaş gelebilir ama, detaylara dikkat edince, sanatsal bir zenginlik ve yorum olduğunu göreceksiniz. Kıyafetlerin dokusu, havlunun üzerinde ki tilki işlemesi, evin dekarasyonu ve hatvanların betimlenme şekilleri tam anlamıyla muhteşem. Tabiki, müzikleri ve mizah dolu esprileri de unutmamak gerekir. Diğer bir önemli nokta da, filmin seslendirmesini üstlenen usta oyuncular. Mr.Fox'un seslendirmesini, bu sene en çalışkan isimlerden biri olan George Clooney üstlenmiş, Merly Streep ise Mr.Fox'un karısı Felcity'i seslendrimiş. Diğer seslendirme oyuncuları ise şu isimlerden oluşuyor; Bill Murray, Jason Schwartzman, Owen Wilson ve Willem Dafoe. Filmin senaryosu, Roald Dahl'ın aynı adlı kitabına ait. Kitabı, okumamıştım ama Wes Anderson öyküyü o kadar başarılı bir şekilde anlatmış ki, ilk işim bu kitabı bulup okumak olucak. Konuya gelirsek eğer, Mr.Fox vahşi tabiatının verdiği iç güdülerle tavuk ve hindi çalan, zeki ve kurnaz bir tilkidir. Karısı Felicity'e verdiği hırsızlık yapmama sözünü tutamaz ve kasabanın en belalı üç çiftçisinin hayvanlarını çalar. Çiftçiler, bu hırsızlıklardan sonra boş durmaz ve Mr.Fox'u yakalamak için elinden geleni yapmak için güçbirliği yaparlar. Tabiki, Mr.Fox ve arkadaşlarıda boş durmaz ve karşılık verirler ve işler içinden çıkılmaz bir hal alır...

Kısacası film, son zamanlarda izlediğim en iyi animasyonlardan biri ya da en iyisi. Sanatsal öğeleri, teknik özellikleri, konusu, işlenişi, müzikleri ve diyalogları ile alkışı hak eden bir yapım. Açıkçası, Oscar'ı bu sene haksız yere kaçırdığını düşündüğüm, bu animasyonu herkese tavsiye ederim, iyi seyirler...

8.04.2010

Petit Indi


İspanyol,Katalan,Fransız ortak yapımı "Petit Indi",son yılların "popüler" şehirlerinden Barcelona'nın banliyölerinde yaşayan genç Arnau'nın hayata tutunma serüvenini anlatıyor.İspanyol yönetmen Marc Recha kamerasını şehrin dışında yaşayan,günlük,angarya işlerle geçimini sağlayan ufak bir aileye tutuyor ve yalnızlığını,umutsuzluğunu,kederini çeşit çeşit kuşlarıyla unutmaya çalışan Arnau'nun sıkışmışlığını gözler önüne seriyor.

Kent-kır ayrımı ve hiç bir zaman tam olarak şehirli veya taşralı olamama durumu son dönem Türk sinemasının sıkça işlediği bir konu.Avrupalı bağımsızların da böylesi bir konuyu işlemeleri aslında aynı sancıların,bir takım subjektif ögeler barındırsa da,genel hatlarıyla coğrafya ayırt etmeksizin dünyanın çoğu yerinde,özellikle gelişimini geç tamamlamış ya da hala gelişmekte olan ülkelerde de yaşandığını gösteriyor.Bu anlamda "Petit Indi" her ne kadar Barcelona'nın eteklerinde geçiyor olsa da kent-kır meselesinde,Semih Kaplanoğlu'nun filmlerini andırıyor dersek yanılmış sayılmayız.

Arnau yaşıtlarına göre çok daha hassa bir yapıya sahiptir.Her hafta sonu şehir merkezine,cezaevindeki annesini görmeye gider.Annesini cezaevinden kurtarmak için iyi bir avukata ihtiyacı vardır.İyi bir avukat içinse hatrı sayılır bir paraya.İşte bu uğurda,bir anlamda dert ortağı sayılabilecek sakasıyla şampiyonaların yolunu tutar ve kuşu Katalunya Şampiyonası'nda en güzel sesli kuş seçilir.Artık yeterince parası vardır ancak haylaz dayısı sayesinde alıştığı köpek yarışlarına her geçen gün daha fazla para yatırmaya başlamıştır ve bahis hayatında önemli bir yere sahip olmuştur.Arnau hayatındaki tüm kötü gidişleri para ile düzeltebileceğini düşünmüştür ama bu büyük bir yanılgıdır.

Barcelona gibi büyük bir metropolün yanıbaşında hayata tutunmaya çalışan Arnau'nun hikayesi aslında bildiğimiz ama kesinlikle kayıtsız kalamadığımız bir hikaye.Kent ve kır arasındaki sıkışmışlığı yalın ve gerçekçi bir dille anlatan film Barcelona'nın "köşelerini" perdeye yansıtma konusunda da çok başarılı olmuş