Pages

Romantik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Romantik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10.01.2011

Eyvah Eyvah 2 (2011)


Bazen iyi bir film yapmak için, milyon dolarlak harcamak, Amerikalara gitmek ya da kocaman ilanlarla filmi pazarlamak gerekmez. Bazen, sıcacık bir hikaye, içine biraz Ege, biraz da güzel insan hikayeleri ekleyerek muhteşem bir sonuç elde edilebilir. İşte Eyvah Eyvah 2, bu özellikleri sonuna kadar taşıyan bir film. Yada ben duygusal davranıyor olabilirim. Çünkü, annanem ve dedem birer Çanakkale'li olararak yıllardır Geyikli'de oturuyolar ve benim çoçukluğum ve gençliğimin yaz ayları hep bu filmin sahnelerinde gördüğünüz o güzelim yerlerde geçti. Neyse bu kadar kişisel enformasyon ve nostalji yeter:) Filme geri dönersek eğer, ilk filmin oyuncu kadrosu ile ikincisi nerdeyse aynı. Senaryo ve yönetmen de değişmemiş. İlk filmde, babasını sağ salim bulan Hüseyin Badem içi rahat bir şekilde Geyikli'ye ve Müjgan'nına dönmüştür. Hatta yanında sevgili Firuzan Abla'sını bile getirmiştir. Tam aşkını, Müjgan'a açmaya karar veren Hüseyin'in karşına bu sefer de birsürü engel çıkar. Sağlık ocağına yeni atanan doktor, Müjgan'ın yarbay emeklisi babası ve insan tacirleri vs. Her detayı başarı ile işlenmiş, muhteşem oyunculukların görsel ziyafetler ile bütünleştiği bir film olmuş. Kuzey Ege, insanın kusursuza yakın doğası ve yaşantısı da filme çok başarılı bir şekilde yansıtılmiş. Filmden aklıma kalan detayları aşağıda sıralıyorum;

- trakyalı şhrek ve köy yumurtası:) Firuzan'ın, Hüseyin'e taktığı lakaplar.
- al kızını koy çuvala, salla salla vur duvara şarkısı:)
- emekli asker babanın, kendini kışlada sanan tavırları..
- ispanyol ismail'in zorlama ispanyol şarkıları
- özge borak'ın doğal ve sevimli gülücükleri :)
- dede rolünde ki salih kalyoncu'nun muhteşem oyunculuğu!!
- ve güzelim Çanakkale!!!

28.12.2010

You Will Meat A Tall Dark Stranger (2010)


Allen, geçen yıl Whatever Works ile New York'a geri dönmüş ve birçok sinemasever de büyük bir beklenti oluşturtmuştu. Fakat, Whatever Works'un beklenilen çıkışı yapamaması, heralde ünlü yönetmenin rotasını ikinci memleketi Londra'ya çevirmesine neden oldu. Pek ilginç sayamayacağımız, alışıla gelmiş Woody Allen'ın tarzının her an hissedildiği film, bir grup Londra'li yetişkinin hayatlarından kesitler sunuyor. Hayatlarından memnun olmayan çiftler, yeni ilişkiler, cinsel arayışlar ve muhteşem Londra manzaraları ise filmin henel hatlarını belirliyor. Filmin diğer dikkat çeken noktası ise güçlü oyuncu kadrosu oluyor. Kadroda şu isimler yer alıyor, Antony Hopkins, Antonio Banderas, Naomi Watts, Josh Brolin ve Gemma Jones. Genel hatları ile eğlenceli ama seyirciye yeni birşeyler vermeyen sıradan bir Allen filmi. Çıtayı çok yükseltmeden ve beklentisiz bir şekilde izlenmeli...

22.11.2010

Going The Distance (2010)


Uzun zamandır romantik-komedi izlememenin verdiği bir hevesle izledim Going the Distance'ı. Başrollerini, Drew Barrymore ve Justin Long'un paylaştığı yapımın yönetmeni ise, Nanette Burstein. Film, 2000'li yılların sonlarına doğru ilişki çeşitlerinde yerini almış uzak mesafe aşkı'nı konu alıyor. Bireylerin kariyer odaklı yaşamları zaman zaman şehir değiştirmelerine hatta ülke değiştirmelerine bile neden oluyor. Geride bıraktıkları aşkı ise gelişen teknoloji sayesinde hiç ayrılmamış gibi yaşamaya çalışıyorlar. Tabiki sadece bir kaç aylığına, daha sonra bireyler yaşadıkları sanal birliktelikten sıkılıyor ve ilişkileri ya bitiyor, ya da bir taraf fedakarlık yapıp diğerinin yanına gidiyor. İşte filmimizin basitçe bu konu üzerine kurulu. Erin ve Garrett, New York'da tanışmış ve ilişkileri aşka dönüşmüş bir çifttir. Erin'in iş için Californiya'ya gitmesi ilişkileri açısından dönüm noktası olur ve çiftimiz uzak mesafeli aşkı yaşmaya başlarlar. Zamanla yaşadıkları heyecan , sıkıntı ve ızdırıba dönüşmeye başlar ve ilişki hakkında karar alınması gereken an gelir... Konu olarak güzel dursada, kurguda ki eksiklikler, filmin sıkıcı ve durağan yapısı, filmi vasat altı kılıyor. Ayrıca, başrol oyuncuları Justin Long ve Drew Barrymore bana göre pek uyumlu bir ikili değil ve oyunculukları ortalamanın altı. Herşeye rağmen, boş bir vakitte izlenebilir, iyi seyirler...

18.08.2010

Sleepless in Seattle (1993)



Geçen günlerde bir müzik marketi gezerken buldum bu filmi. Yıllar önce, tahminim 1996yılıydı heralde ilk defa yılbaşı arifesinde Show Tv'de izlemiştim. 10yaşında olmama rağmen çok eğlenceli ve romantik bulmuştum bu filmi. Tabi sonra koca atlası açıpta, Seattle'i ve Baltimore'u araştırmama da vesile olmasıda cabasıydı. Daha öncede söylemiştim, 90'li yıllar Hollywood yapımı romantik ve komedi filmlerini çok severim. O daha saf olan duygusal beklentiler, arka fonda çalan muhteşem soul ve jazz müzikler, havaya balonlar fırlatılan yılbaşı baloları ve uzun geniş pardasülü ablalar ve abiler,bu detayların hepsi beni benden alır ve çoçukluğuma götürür. Ve, ne güzeldi o 90'lar dedirtir. İşte, karşımızda bu filmlerden biri var. Yönetmenliğini, When Harry met Sally ve You ve got mail ile tanıdığımız Nora Ephron'un üstlendiği filmin, oyuncu kadrosuda bir o kadar geniş. Tom Hansk (Sam) ve Meg Ryan (Annie)'yi başrollerde görüyoruz. Diğer oyuncular ise; Bill Pullman, Ross Malinger ve Victor Garber'i görüyoruz.



Eşini kısa bir süre önce kaybetmiş olan Sam (Tom Hanks)oğlu Jonah ile başbaşa kalmıştır. Bir yandan küçük oğluyla ilgilenmek zorunda olan Sam bir yandanda eşinin hatıraları ile yaşaması, hayatını zorlaştırmaya başlamıştır. O da çareyi, tası tarağı toplayarak, Seattle'a taşınmakta bulur. Bir gece, oğlu Jonah, ulusal bir radyo programına katılır ve babasının yeni bir eşe ihtiyacı olduğundan bahseder, işte o anda tüm hayatları bir değişim sürecine girer. Amerika'nın dört bir yanından Sleppless in Seatlle'a yani Sam'e mektuplar gelir. Hepsi nerdeyse aynı derecede tek düze ve basittir sadece biri hariç, Baltimore'dan Annie'nin (Meg Ryan) mektubu dışında. Aslında, Annie'de evlenmek üzere olan genç bir kadındır, ama bir sihir aramktadır işe o sihir, belkide çok uzaklarda Seattle'da dır. Ama, bu sihir birleşme için gerekli bağlantıyı küçük Jonah yapacaktır ve bu birleşme pek de kolay olmayacaktır:)



Bir çok Hollywood yapımı romatik komedi filminin, kimi zaman örnek aldığı, kimi zamanda içinden alıntılar yaptığı, küçük ve samimi bir film. Tavsiyem, romantik-komedi sevenlere, eğer sevmiyorsanız sıkıcı ve klişe bulabilirsiniz. İyi seyirler...

14.07.2010

A Single Man (2009)


Moda tasarımcısı olarak tanıdğımız Tom Ford'un ilk filmi, her bakımdan takdire şayen bir eser olmuş. Her dakikası, şiirsel öğelerle kaplanmış, bir insanın içinde yaşayıpta yansıtamadığı, hüznü ve yarım kalmışlığı, muhteşem müzikler ile tamamlamış bir yapım. Christopher Isherwood'un aynı adlı romanından beyaz perdeye aktarılan filmin, yönetmeni kadar oyucu kadrosuda çok ilgi çekici. Oyucu kadrosu şu isimlerden oluşuyor; Julianne Moore, Colin Firth, Lee Pace ve Matthew Goode.

50'li yaşlarında olan İngliz Edebiyatı Profesörü olan George Falconer(Firth), hayatını 16 yıldır paylaştığı, sevgilisi Jim'i bir trafik kazası sonucu kaybetmiştir. Jim'in ölümünden sonra hayattaki tüm zevklerden ve heyacanlardan uzaklaşan George, Jim'siz olan hayatın ne kadar anlam kaybetmiş olduğunu düşünmektedir. Bir sabah kalkar ve tüm hayatını bir anda sorgular. Her anı, şiirsel dilde anlatılmış son günü, hem yeni insanları tanımasına, hem de var olan en yakın dostu Charley ile son bir kez güzel bir akşam geçirmesi ile sürer. Eve geldiğinde, artık herşey hazırdır, kişisel eşyalarını mutazzam bir şekilde sıralar ve silahı eline alır, ama herşey düşündüğü kadar kolay değildir, son bir süpriz onu beklemetektedir.

Tom Ford'un bir modacı gözü ile, oluşturduğu filmde, görsellik ve detaylar kusursuz bir şekilde aktarılmış. Ve son yıllarda sinemada trend haline gelen, eşcinsel aşk konusu, abartısız ve klişelerden uzak durularak aktarılmış ve seksten daha çok duygusal temellere oturtulmuş. Sonuç olarak tavsiyemdir, iyi seyirler..

30.06.2010

Did You Hear About The Morgans?


Uzun zamandır, Hugh Grant'i hiçbir filmde görmediğim için filme karşı ufakta olsa bir beklentim oluşmuştu. Ama nedense, Jessica Parker'ın filmde ki partneri olduğunu duyunca bayağı bir üzülmüş ve beklentilerimi bir kenara bırakmıştım. Yinede, merağıma yenik düşüp, filmin dvd'sini alma gibi bir gaflette bulundum. Filmin başrolleri bildiğimiz üzere, Hugh Grant ve Sarah Jessica Parker üstleniyor. Yönetmenlik koltuğunda ise, Marc Lawrence oturuyor. Filmi, kabaca özetlemek gerekir ise; Meryl (Parker) ve Paul(Grant) iş hayatlarında başarılı ve belli bir kariyere sahip bir çifttir. Ama tipik, New Yorker tripleri ve klişeleri bu muhteşem çifttimizde de mevcuttur. İkiside tam bir işkoliktir, özel hayatlarında derin sorunları, iletişimsizlikleri ve kısırlık problemleri vardır. Tam ayrılma arifesinde olan bu ikili, ilişkilerini gözden geçirmek için buluştukları bir anda, istemeden de olsa bir cinayete tanık olurlar. Bu dakikadan sonra, bütün ipler artık federallerin elindedir. Fedarellerin , zoru ile kimsenin tahmin edemiyeceği, sessiz sakin bir Orta Amerika kasabasına, tanık koruma programı ile gönderilerler. İlk başte yabancı ve teknolojiden uzak olan bu kasaba hayatı, ikilinin arasında ki diyaloğun tekrar doğmasına ve sevgilerinin tekrar yeşermesine neden olur, bu arada peşlerinde ki acımasız katilde onları amansız bir şekilde takip etmektedir... Filmin, ilk on dakikasını izleyen, filmin nasıl devam deceğini, hatta sonunu bile bire bir tahmin edebilir. Gereksiz yere para harcanmış ve gereksiz yere sinemalarda yer kaplamış bir film, tavsiyem boşuna zaman kaybetmeyin...

3.02.2010

It's Complicated


Uzun dönemdir bu kadar uyumlu bir çiftti başarılı bir romantik-komedi de görmek beni öncelikle çok mutlu etti. Alec Baldwin ile Merly Streep'in uyumları şapka çıkartıcak cinstenti. Ayrıca filmde,Steve Martin, Lake Bell ve John Krasinski'nin oyunculukları da başarılı sayılırdı. Filmin yönetmeni ise; senarist-yönetmen, Nancy Meyers. Yönetmeni daha önce, Kadınlar ne ister? ve Tatil filmlerinden hatırlıyoruz.


Jane üç çoçuğu olan ve 10 yıl önce eşinden ayrılmış, başarılı bir pasteneyi işleten bir kadındır. Kocası, Jake ile dostça bir ilişkisi vardır. Fakat, herşey oğullarının mezuniyeti için gittikleri New York'da değişir. Otelin Bar'ın da aralarında başlıyan yakınlaşma, yatakta son bulur ve işler karışmaya başlar. İlk başlarda her ikisi de inanılmaz bir heyecan ve tutku yaşarlar. Fakat, Jane'in gerçekleri görmesi çok uzun sürmez ve ikinci kadın olmak istemez. Jake, ise bu durumun sürmesini düşünmekte ve genç karısı Agness ile problemler yaşamaktadır. İşte bu anda, Jane'in haytına giren Mimar Adam, işlerin dahada karmaşık ve içinden çıkılmaz bir hal almasına katkıda bulunur...

Romantik-komedi dalında bu yıl içinde yapılmış en iyi filmlerden biri. Merly Streep bu filmle değil ama (Julia&Julia) filmi ile Oscar Adaylığını 15.kez kaptı. Fakat, Alec Baldwin'in, En İyi Erkek ya da Yardımcı Erkek ödüllerinde yarışmasını beklerdim. Neyse ki, Oscar Ödülleri'ni Steve Martin ile birlikte sunacak. Abartısız, gerçekçi bir senaryoya sahip, güzel bir romantik film. Tavsiye ederim.

25.01.2010

An Education


Bu hafta ki, ilk film önerim An Education olacak. İddasız ve sessiz sakin bir şekilde piyasaya çıkan film, bir süre sonra gerek otoriteler ve gerekse de sinema severler tarafından tam not aldı. Bafta ödüllerine 8dalda aday gösterilen film, büyük ihtimalle Oscar ödülleri içinde yarışacak. Filmin yönetmenliğini, Danimarka'lı yönetmen, Lone Scherfig üstleniyor. Yeni Başlıyanlar için İtalyanca, yönetmenin en popüler filmi olarak göze çarpıyor. Senaryo ise, ünlü yazar Nick Hornby'e ait. Oyuncu kadrosu ise şu isimlerden oluşuyor; Carey Mulligan, Alfred Molina, Peter Sarsgaard ve Emma Thompson.

1960'lı yılların Londra'sın da geçen bu aşk hikayesi, bir çok mesaj içeren, bir liseli genç kız güncesi olarak karşımıza çıkıyor. Jenny, okulda başarılı olan, zeki bir genç kızdır. Ailesi ve tüm öğretmenleri tarafından, Oxford'a gitmesi için yönlendirilmektedir. Fakat Jenny'nin tüm hayatı, rastlandı eseri tanıştığı Jack'e aşık olması ile değişir. Jack, kendinden yaşça büyük, zengin ve hovarda bir adamdır. Lüks arabalar, kaliteli resturantlar ve Paris gezileri, Jenny'nin aklını tamamen başından alır ve Jack ile ilgili birçok gerçeği bilmesine rağmen gözlerini kapatır. Bir süre sonra, ailesinin, özellikle babasının da desteğini alan, Jenny, Jack'in evlenme teklifini kabul eder. Artık, okumak ona bir yüktür, çünkü tüm ihtiyaçlarını karşılayacak zengin bir kocası olacaktır. Ama, işler pek istediği gibi gitmez ve Jack'in ondan sakladığı büyük sırrını öğrenir ve peri masalı bir anda son verir. Artık, Jenny'nin tek yolu , yarım bıraktığı eğitimini tamamlamaktır...

Ders verici mesajlarla donatılmış bir yapım. Ayrıca, kadının toplumda ki yerini sorgulaması ve aile kavramının önemini ortaya koyması açısında dikkat çekiyor. Ağir ilerliyen fakat, başarılı kurgusu ve kaliteli oyuculukları ile öne çıkan, bir İngiliz filmi, tavsiye edilir...

10.01.2010

Avatar



En sonunda istediğim seansta ve istediğim salonda, Avatar'ı izleme şerefine nail oldum. Yönetmen ve senarist James Cameron, daha önce Terminatör ve Titanic filmleri ile büyük bir başarı ve popülerite yakalamıştı. Ama, belkide bu filmle yıllar boyu unutulmayacaklar arasına çoktan girdi bile. Üç boyutlu sinema teknikleri ile üretilen ve bügüne kadar yapılmış, en yüksek bütçeli film olan Avatar'ı izlerken, yönetmen Cameron'ın hayalgücüne ve sinema diline hayran kalmamak elde değil. Filmin oyuncularına geldiğimiz ise şu isimler karşımıza çıkıyor; Sam Worthington, Zoe Saldana, Giovanni Ribisi ve Sigourney Weaver. Ben, oyunculuklar adına çok kayde değer bir performans göremedim ve bu zaten çok normal gibi gözüküyor. Çünkü, film oyuncu performanslarına odaklı değil, teknolojik altyapı ve görsel şiirsellik herşeyin önüne geçiyor.



Film, dünyadan çok uzakta Pandora adlı bir gezegende geçiyor. Değerli taşlar ve madenlerin zenginliği, insanoğlunu bu gezegene çekmiş ve bir özel şirket adına araştırmalar başlamıştır bile. Pandora'da büyük bir uzay üstü kuran bu şirket, bilim adamları ve paralı askerlerden oluşan bir gruptur. İnsanların, maskesiz nefes alamadığı bu topraklarda, nefes alabilecek ve araştırma yapabilecek bireylere ihtiyaç vardır. Bunu çözümününde ise, yarı Na'vi(Pandora'lı insana benzeyen canlı) ve yarı insan DNA'sından oluşan ve dışardan kontrol edilebilen genetik harikalar oaln Avatar'lar yatar. Jake Sully, tekerlekli sandalyeye bağlı bir savaş gazisidir ve programa gönüllü olarak katılır. Daha ilk andan, fonksiyonunu kaybeden bedenine farklı bir formatta bile olsa, kavuşmanın keyfini yaşayan Sully, Na'vi insanlarının arasına sızmakla görevlendirilir. Görevini başarıyla yerine getirmeye çalışan Jake, savaşçı ve asi ruhu ile zamanla Na'vi'lere kendini kabul ettirier ve onlardan biri olmayı başarır. Bu sırada, Na'vi kabile reisinin kızı Neytiri'ye de aşık olur ve görevinin gereklerini ertelemeye ve hatta saf değiştirmeye bile başlar. Bu arada, şirketin askeri birlikleri çoktan gezegenin en kutsal ve maden açısından en değerli alanlarını bombalamaya başlamıştır bile. Zaman, Na'vi'lerin bağımsızlık ve özgürlük için savaşma vaktidir ve yarı insan yarı Na'vi, Avatar Jake'de çoktan safını bellemiştir...



Birçok otorite, filmi bir devrim niteliğinde görmekte. Bende, bu düşünceye katılıyorum, gerek görüntü zenginliği ve yenilikleri, gerekse de ilk defa yüksek bütçeli bir Hollywood filminde ezilen halkın, iyi ve galip gösterilmesi beni çok şaşırttı. Filmde ki politik mesajlarda, Amerika'nın işgal ettiği kültürlerde ve ülkelerde ki günahlarını çıkarma çabası, birçok kez gözümüze de çarptı. Ayrıca, yönetmen James Cameron'ın hayalgücü ve sinema dili de takdire şayen. Her yönü ile 2009'a damga vurmuş bir film, izlemeyen herkes bir an önce izlesin, mümkünse 3D'ile :)

8.01.2010

Un Divan a New York


"Neden bilmiyorum ama bütün ayakkabılarını pırıl pırıl hizalanmış görünce kalbim sıkıştı.Hiç değilse birinin üstünde ufak bir çamur lekesi,çimen parçası,küçük bir yaprak olsaydı..."


Juliette Binoche hakkında yazacaklarım muhakkak hep eksik kalacaktır.Çünkü onun ekrana yansıyan büyüsünü tarif edebilecek kadar iyi bir Türkçe'ye sahip değilim.Belki de böylesi daha iyi aslında çünkü o büyüyü,ışığı tarif edebildiğimiz an onu zihnimizde canlandırabileceğimiz anlamına gelir.Öyle olmasındansa yarım kalmasını tercih ederim.Neyse,yazının konusu Binoche değil onun belki de en "basit",en "olmamış" filmlerinden biri:Un Divan a New York.Yine de,filmi Binoche'dan başka izlenmeye değer kılan neler olduğunu anlatmak isterim.

Filmin yönetmeni Belçikalı Chantal Akerman.Kendisi hakkında en ufak bir fikrim dahi olmadığını peşinen söyleyeyim.Ancak gördüğümüz kadarıyla Akerman klasik bir Fransız romantizmiyle Hollywood klişelerini bir arada bulunduran naif bir aşk filmini birleştirmeyi denemiş ve ortaya Fransız usulü bir romantik-komedi filmi çıkmış.Yani,ağır ağır ilerleyen,klişelerle dolu bir aşk filmi.Aslında,Amelie ve Jeux d'enfants ile başlayan yeni Fransız aşk filmlerinin gayet başarılı olduğunu biliyoruz.Ama "un Divan a New York" kesinlikle o kalibrede bir film değil.Yalnız bu söylediklerim filmde izlenmeye değer bir şey yok diye anlaşılmasın.Yazının başında da belirttiğim gibi,başta Binoche olmak üzere bir çok küçük,sevimli detay her romantik-komedide olduğu gibi yüzünüzü gülümsetiyor.

Binoche'nin ve William Hurt'un başarılı oyunculuklarına pek fala değinmenin anlamı yok zaten.Onun dışında filmi asıl ilginç kılan;her zaman farkında olduğumuz halde her gördüğümüzde bizi şaşkınlığa uğratan "zıtlıkların uyumu" meselesi.Ünlü ve başarılı psikanalist Henry Harriston düzenli,aşırı titiz ve yeterince obsessiftir.Her şeyi planlı ve düzenlidir.Yani tipik "kariyerli" bir Amerikalıdır.Bunun yanı sıra Beatrice ise Paris'in banliyölerinden birinde yaşayan,gayet rahat,umursamaz,dağınık ama son derece çekici bir kadındır.İkisi de aldıkları ani bir karar sonucunda evlerini bir süreliğine değiş-tokuş etmeye karar verirler ve hikayemiz başlar...

Beatrice Harriston'un dairesine yerleştiğinde yaşadığı duygu "köyden indim şehire" tadındadır.Harriston ise tam tersini yaşıyordur.Tavanı sızdıran,dağınık bir daire...Üstelik hiç alışık olmadığı varoşlarda...Beatrice kısa süre içerisinde çevresini kendine bağlamayı başarmıştır.Daha doğrusu bu kendiliğinden gerçekleşmiştir.Çünkü,Beatrice'nin o umursamaz,doğal tavrı herkesin yıllar önce belirli kalıplara girmek adına askıya aldığı o eski,hınzır hallerini anımsatmaktadır onlara.Beatrice çevresindeki herkesi kendine aşık etmiştir.Çünkü o herkesin bir yerde unutup da aradığı o saflıktır.Aynısı Doktor Harriston'a da olur.Beatrice'nin evinde kalamaz ve New York'a geri döner.Ancak dönüş amacı kesinlikle bu değildir.

Binoche'nin o kimseye benzemeyen jest ve mimikleri,kimin hasta kimin doktor olduğuna dair başarılı göndermeler ve film boyunca hiç bitmeyen sıcak diyaloglar...Ağır-aksak ilerleyen bir romantik-komediyi izlenebilir kılan ve hatta sevdirebilen sebeplerin başında geliyor...

24.12.2009

Being There (Bir Yerde)


İngiliz komedi ustası Peter Sellers'ın muhteşem bir filmini sizlerle paylaşmak istiyorum. Hepimizin aklına Pembe Panter serisi ve absürd-komedi tarzında ki filmleriyle gelen büyük oyuncu, bu sefer bambaşka bir rol üstlenmiş. Filmde yine bir nebze absürdlük var ama yoğun dram ağı filmin genelinde kendini hissettiriyor. 1979 yapımı film, 1980'de ölen Peter Sellers'ın son bir kaç filminden biri. Bu filmdeki, oyunculuğu ile sadece komedi oyuncusu olmadığını tüm dünyaya göstermiş ve Oscar'a aday olmuştur ve birçok ödül kazanmıştır. Polonyalı yazar, Jerzy Kosinski'nin kitabından sinemaya aktarılan filmin, yönetmenliğini ise Hal Ashby üstlenmiştir. Baştan söylemek gerekir ise, filmin ilk 15-20dk.'sı inanılmaz sıkıcı başlıyor ama bu ilk dakkalara sabrederseniz, film daha sonra hızlanıyor ve boşuna beklemediğinizi anlıyor ve inanılmaz keyif alıyorsunuz.

Chance, kendini bildiğinden beri yaşlı bir adamın evinde bahçıvanlık yapmış ve bir kez bile olsun adımını dışarı atmamıştır. Bütün hayatı, yetiştirdiği bitkiler olan Chance, diğer vakitlerinde ise bol bol televizyon izlemektedir. Yaşlı adamın ölümünden sonra, avukatlara yaşlı adamla yaşadığına dair hiçbir kanıt sunamayan Chance, istemeden de olsa elinde bavulu yollara düşer. Okuması-yazması olmayan, kimliği dahil bulunmyana karakterin, sahip olduğu tek şey bavulu ve uzaktan kumandasıdır. Sokaklarda, yürürken Chance'in şansı bir şeilde döner ve çok zengin ve nüfuzlu bir eve misafir olur. Saflığı ve içten duruşu ile ev sakinleri ve dostlarının, tüm güvenini kazanan Chance'in adı zamanla bir efsana haline bile gelir ve traji-komik olaylar birbirini izler...

Peter Sellers'ın muteşem ötesi bu filmini herkese tavsiye ederim. Kişisel olarak Sellers benim favori komedyenim ama dram ağarlıklı bu filmde ki, oyunculuğu ile herkese, ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu göstermiştir. Senaryo, zaten ünlü Polonyalı yazarın kitabından uyarlanma. Her yönü ile bir başyapıt sayılabilir. İyi seyirler.

imdb puanı:8.0

2.12.2009

Harry Houdini ve Death Defying Acts...



Houdini, 1874-1926 yılları arası yaşamış dünyaca ünlü illüzyonist'dir. Bazılarına göre gelmiş geçmiş en iyisidir. Macar asıllı Houdini'nin gerçek adı Erik Weisz'dir. Macaristan'dan ABD'ye göç eden bir hahamın oğludur. Küçük yaşta trapezciliğe başlamış ve kısa zamanda pek bi başarılı olmuştur. 20.yy'ın başında ise artık bir efsane haline gelmiştir. Numaraları, dilden dile Houdini'ye büyük bir popülerite kazandırmıştır. Zincir ve kelepçe bağlı elleri ile, kapalı sandıktan çıkma numarası en meşhuru idi. Ruh çağırıcıları ve medyumları, şarlatan ilan etmiş Houdini, onların da birtakım ilizyonlarla bu işleri gerçekleştirdiğini söylemiştir. Buna rağmen medyumlarla, ruh çağırma seanslarına katıldığı bilinmektedir.



2007 yapımı Death Defying Acts'de filmide bu noktadan hikayeyi yakalıyor.
Edinhburg'a bir gösteri için gelen Houduni, burada fakir küçük kız Benji ve psişik güçlere sahip annesi Mary ile tanışır. Ölen annesi ile iletişim kurmak isteyen Houdini 10,000 dolar'ı gözden çıkarmıştır. Psişik güçlere sahip olduğunu söyleyen Mary ise bu göreve çoktan hazırdır. Küçük kızı Benji gerekli bilgileri toplayacak ve Mary bu bilgileri psijik güçleri varmış gibi aktaracaktır. İşler , pek düşündükleri gibi gitmez ve Houdini'yi kandırmak düşündüklerinden pek kolay olmaz. Film, açıkçası çok başarılı değil ama Houdini gibi birinin hayatına küçük bir bakış atmak için ideal. Ayrıca, Guy Pearce ve Catherine Zeta-Jones'un başrolleri paylaştığını unutmamak lazım...

imdb paunı:5.9

30.11.2009

The Twilight Saga: New Moon


Hayatımda bu kadar kötü vampir romanı ve uyarlaması görmedim. Halbuki, çok uzun yıllar önce değil, yaklaşık on yıl önce, Anne Rice'ın Interview with Vampire kitabı ne kadar ustaca aktarılmıştı sinemaya .Hatta, serinin ilk filmi The Twilight bile bu filme göre çok daha iyiydi. Vampir, hikayelerini sevmem nedeni ile ilk 2 kitabı okumuştum. İlk başta çok akıcı gelen hikaye, bir süre sonra esas kızımızın mızmız tavırları, halinden sürekli şikayet halinde olması ve intihara meğelli ruh hali nedeni ile beni çok bunaltmıştı. Bella, o kadar şımarık bir kız ki, süper gücünüz yoksa yanınıza bile yaklaşmaz:) Bu noktada, oyuncu tercihinin Kristen Stewart olması bence isabet olmuş. O ruhsuz hali ile, çok güzel oynuyor Bella'yı ya da kendini oynuyor. Filmin, ortasında bağırmak istedim kız kendini Romeo ve Juliet'de zanlediyor. O puslu puslu bakışlar, konuşurken acı çekmesi ve binbir tripe girmesi, sanki filmde şiirsel bir hava var. Kitap ve dolayısı ile film, bir vampir hikayesinden çıkıp, ergen bir kızın sorunlarına bir bakış gibi gözükmeye başlıyor. Filmin, konusuna hiç girmicem yediden yetmişe zaten herkes biliyor. Edward, kaçıp gidiyor Bella arkasından salya sümük, hafiften Jacob'a kuyruk sallıyor ama bir anda yüce vampir Edward geliyor ve kızını tekrar kapıyor. Belkide filmde ki tek güzel anlar, İtalya'da ki soylu vampir aile Volturi'lerin , Edward'la yüzleştiği anlar. Zaten, vampir denilince insanın aklına Orta Avrupa filan geliyor. Ortaçağ'dan kalma yapıtlar arasında daha çekiçi ve inandırıcı oluyor bir vampir. Kocaman Volvo Jeep'ile gezen arkadaş, vampir'den çok zengin bir Amerikan ergene benziyor. Bu serinin belkide tek artı noktası, saçma da olsa en azından gençlerimize kitap okutturması, filmleri için söylenebilcek tek söz ise fiyasko . Ama ben yinede tavsiye etmeden duramayacağım, eğer çok sevidiyseniz bu vampir hikayesini, bir de Anne Rice'ın , Vampir'le Görüşme ve Vampir Lestat kitaplarını okuyun. Arada ki farkı çok rahat bir şekilde hissediceksiniz...

27.11.2009

500 Days of Summer (Aşkın 500 Günü)


500 Days of Summer, bu yılın en çok dikkat çeken romantik-komedilerin den biri. Sıradanlaşmış bu tarza, yeni bir soluk getiren ve ortaya başarılı bir sonuç çıkartan bir yapım. Dediğim gibi film sıradan bir romantik-komedi değil, beklentilerinizi bu yönde tutun. Ortada ne bir romantizim var ne de bir komedi. Daha çok aşkı ve genç yetişkinlerin ilişkilerini analiz eden ve aşkı rasyonel temellere oturtmaya çalışan bir film. Aşka inanan, romantik ve The Graduate filmini izleyerek büyümüş bir adam ve küçük yaşta ailesinin boşanması ile birçok gerçekle yüzleşmiş ve aşka inancını kaybetmiş bir kadın. Her ne kadar birbirlerine uymasalar da bir şekilde tanışan bu ikili, adını koymadıkları bir ilişki içine girerler.Bu ilişki içinde yaşanan günler, kronolojik sırayı takip etmeden izleyiciye aktarılıyor. Summer ile Tom zaman zaman birlikte müzik marketleri geziyor, zaman zaman İKEA'da el ele dolaşıyor ve zaman zaman da sinemaya gidiyorlar. Bu süre içinde Tom, Summer'a deli gibi aşık oluyor. Fakat, Summer aynı duyguları ona karşı hissetmiyor, ona göre birine ait olma düşüncesi çok saçma geliyor. Aniden, Tom'dan ayrılan Summer, hiç bir değişiklik yokmuş gibi hayatına devam ederken. Tom tam anlamıyla yıkılıyor ve nerdeyse tüm hayattan kendini izole ediyor. İşte bu noktada bile filmin, klasik bir romantik-komedi olmadığı anlaşılıyor. Çünkü, bu filmde acı ceken , duygusal, iki gözü iki çeşme bir kadın yok, bu filmde, aşka ve hayata daha rasyonel bakan ve güçlü duruşu ile gönül ilişkilerinden etkilenmeyen bir kadın var. Türe, yeni bir soluk getiren bazı noktalarda Woody Allen filmlerine anımsatan, ve birçok sinemaseverden olumlu eleştiri alan bir film. Tavsiye ederim, iyi seyirler...

12.11.2009

Coming to America (Amerikan Rüyası)



80'li ve 90'lı yıllar Hollywood yapımı komedi filmleri çok hoşuma gider ve uzun zamandır bu tarz filmlerden örnek vermediğimi hissettim. İşte bu noktada 1988 yapımı Coming to America filmi aklıma geldi. Geçen akşam filmi tekrar izledim ve tekrar çok güldüm.Başrollerini komedi ustası Eddie Murphy ve Arsenio Hall'un paylaştığı filmin, ayrıca senaryosu da Eddie Murhy'e ait. Biliyorum son zamanlarda Murphy çıtasını bayağı bir düşürmüş olsada bu film bence en iyi filmi. Gerek orjinal konusu, gerek oyunculukları gerekse de 80'li yılların zenci ve kenar mahalle kültürünü başarılı ve komik bir şekilde anlatması da cabası.



Akeem(Murphy) Afrika'da Zamunda adlı bir ülkenin tahtının tek varisi olan zangin bir prens'dir. Hayatı, boyunca istemeden de olsa hiç bir çaba sarf etmeden hayatın tüm güzellikleri önüne serilmiştir. Tüm işleri sadık uşakları tarafın dan yapılmış olan Akeem, ne kendi başına dişini fırçalamış ne de ayakkabılarının bağcıklarını bağlamıştır. 21. yaş dönümüne gelince ise anne ve babasının kararlaştırdığı bir şekilde soylu bir Zamunda'lı ile evlendirilmek istenir. Buna karşı çıkan Akeem, babasının onayını alarak gezmek ve kraliyet tohumlarını yaymak için Amerika'ya gider.Ama aslında Akeem'in Amerika'ya gitme nedeni aşık olup , evleniceği kızı bulmaktır.New York'a varır varmaz, tüm şatafatlı hayatını kenara bırakarak, en sade Amerika'lı gibi kenar mahallede yaşayıp, bir hamburgerci de çalışmaya başlar. Kısa sürede yeni arkadaşlar edenin Akeem, ayrıca hayatının aşkını da bulur ve olaylar bundan sonra daha eğlenceli ve içinden çıklımaz bir hal alır.



Daha önce söylediğim gibi Murphy'nin en başarılı filmlerinden biri. Konu çok orjinal, ayrıca gerek Afrika'lı kostümleri gerekse de New York'lu kenar mahalle gençliğini yansıtan kıyafetler çok başarılı. Her zamanki gibi Murphy bu filmde de birçok rolü üstlenmiş ve berber de çalışan yaşlı usta tiplemesi bir mükemmel:) Çok eğleneceli ve komik bir film, tavsiyemdir. İyi seyirler...

1.11.2009

A Bout De Souffle (Serseri Aşıklar)


Karşınızda Fransız Yeni Dalga akımının ilk örneklerinden biri var. 1960 yapımı filmin, yönetmenliğini Jean-Luc Godard yapıyor. Ayrıca senaryoda da Truffaut ile birlikte Godard'ın ismine tekrar rastlıyoruz. Filmin, sinema tarihinde belli bir yere sahip olmasının ve diğerlerinden ayrılmasının belli başlı bazı nedenleri var. Bunlar, o güne kadar yapılmış tüm filmlerde uyulan bazı kurallar vardır ve bu filmle birlikte o kurullar bir bakıma yıkılıyor. Nerdeyse, ilk defa senaryo bir bütünlük halinde ilerlemiyor ve bölük pörçük parçalar ustalıkla birleştiriliyor. Ayrıca, bu filmle birlikte Avrupa Sineması çok büyük bir popülerite kazanıyor. Bir not da filmin oyuncuları için söylemek istiyorum; Jean-Paul Belmondo ve Jean Seberg genç yaşlarına rağmen inanılmaz oyunculuklar çıkarmışlardır ve her ikiside filmden sonra büyük bir şöhret kazanmışlardır. Kişisel olarak, filmden sonra Seberg'e hayran kaldım. Bence, gelmiş geçmiş en etkileyeci ve en güzel kadın oyuncu.( Belki biraz abartmış olabilirim:) )


Michel Poiccard, ufak tefek hırsızlıklar yapan genç bir serseridir. Son yaptığı araba hırsızlığında istemeden de olsa bir polis memurunun ölümüne neden olur. Bu olaydan sonra apar topar Marsilya'dan kaçar ve Paris'e gelir. Daha önce bir kaç kez birlikte olduğu Amerikalı genç yazar adayı Patricia'yı bulur. Kadınlarla arası çok iyi olan Michel, garip bir şekilde bu kısa saçlı, zaman zaman ümitsiz zaman zaman ise güvensiz olan bu kıza aşık olur. En büyük amacı Patricia'yı ikna edip, onunla birlikte Roma'ya kaçmaktır. Michel, ne kadar duyguların dan emin olsa da. Patrica, Michel' e olan duygularından emin değildir. Tabi ki, bunun altında, Patrica'nın gel gitli ruh hali ve ne istediğini bilmeyen kişiliği yatar. Patricia, hem Michel'e bağlanıp deli gibi aşık olmak ister, hem de özgürlüğünden ve hayatından ödün vermek istemez. Michel ise, hayat karşı daha umarsızdır ve örnek aldığı Bogart'ın yeni yetme halleri ile Paris'i de karıştırmaya devam eder. Bu arada, polisler peşine çoktan düşmüştür ve çember Michel için git gide daralmaktadır.
Gerek günümüz romantik filmlerinin bir bakıma atası olması nedeni ile gereksede o gün
şartların da sahip olduğu özgün senaryosu ile dikkat çeken bir yapım. Diyalog zenginliği ve oyunculuk kalitesi de artı değerler olarak hanesine yazılıyor. Birçok yönden, kültleşmiş romantik-suç filmi, tavsiyemdir, iyi seyirler...
imdb notu: 8.0

24.09.2009

Le Grand Bleu (Derinlik Sarhoşluğu)



Oldum olası, Akdeniz temalı filmler hep dikkatimi çekmiştir. İşte bu filmde onlardan biri, Luc Besson imzasını taşıyan film, 1988 yapımı. Usta yönetmen, lise çağlarında en büyük zevki olan dalmak tutkusunu, daha o zamanlar taslağını hazırladığı bu filmle bize gösteriyor. Ayrıca, yönetmen daha sonraları hazırladığı Atlantis belgeseli de deniz tutkusunu gözler önüne seriyor. Zaten daha önce amatör olsada dalış yapmamış birinin böyle bir filme imza atması imkansız gibi.


Hikayemiz, iki çocukluk arkadaşını konu alıyor, Enzo ve Jacques dalmayı Yunan adalarından birinde öğrenmiş biri Fransız diğeri İtalyan bir çoçuktur. Aralarındaki rekabet ve dostluk çoçukluk yıllarına dayanıyordur. Jacques babasını talihsiz bir kazada kaybetmiş ve adadan ayrılmıştır. Enzo'da, Güney İtalya'ya dönmüştür. İkiside, yıllar sonra, serbest dalış konusunda dünya çapında iki isim haline gelmişlerdir. Ama, aralarında ki en büyük fark , Enzo'nun rekor kırmak için dalması, Jacques'in ise denizle arasında özel bir bağ olmasıdır. Bu iki çocukluk dostu, yıllar sonra Dünya Şampiyonluğu için birbirlerine rakip olurlar. Ölümcül dercede tehlikeli olan bu dalışlar en büyük tutkuları olan dalmayı engelleyemez. Jacques'in sevgilisi Johanna ise bu rekabetin ve tutkunun en yakın tanığıdır. Ama kahramanlarımız, zamanı gelince ölüme dalış yaparken ne sevdiklerini ne de ailelerini düşünürler, onlar için en büyük aşk ve tutku dalmak ve suyun dibindeki gerçeği aramaktır.


Film genel hatları ile başarılı gözükmekte, dalış ve deniz tutkusunu zaman zaman komedi unsurları ile zaman zaman da fantistik bazı öğelerle birleştirmiş. Fakat, film çok uzun olmasından dolayı senaryo da bazı kopukluklar var. Jean Reno, çılgın İtalyan dalgıç Enzo rolünde çok başarılı ve komik ayrıca Rosanna Arquette ve Jean-Marc Barr'da başarılı oyunculuklar çıkarmış. Görülmesi gereken bir yapım, tavsiye ederim, iyi seyirler...

17.09.2009

Before Sunset (Gün Batmadan)


Serinin ilk filmini (Before Sunrise) sizinle paylaşmıştım, birbirini tanımıyan iki gencin, Budapeşte-Viyana treninde tanışması. Her ne kadar, farklı kültürlerden ve farklı şeylerden zevk alsalarda bir gecede birbirlerine sırıl sıklam aşık oluşlarına şahit olmuştuk. Gece onlara küçük bir zaman dilimi tanımış ama onlar bu küçük zaman dilimine kocaman bir aşk sığdırmışlardı. Filmin, sonunda ise tren istayonunda 6 ay sonra aynı yerde buluşma sözü vermişlerdi. 6ay sonra buluşup buluşmadıkları kocaman bir soru işaretiydi. Bu sorunun cevabını, Richard Linklater tam 9 yıl sonra veriyor. Film'de gerçek hayattaki gibi 9yıl sonrasını gösteriyor bizlere. Yıl 2004 ve Jesse, dünya çapında tanınan bir yazar olmuş ve yeni kitabının tanıtımı için Paris'i seçmiştir. Çünkü, kitabın hikayesi; trende tanıştığı Fransız kızla alakalıdır ve o Fransız kız hepimizin tahmin ettiği üzere Celine'den başkası değildir. Ve Jesse'inde beklediği olur ve imza gününün olduğu kitapçıya Celine gelir. Akşam Jesse'in uçağı olduğundan, onlara ayrılmış bir kaç saati dolu dolu geçirmek isterler. Ve can alıcı noktaya gelinir, kimin 6ay sonra Viyana'ya gelmediğine. Jesse tren istasyonuna gittiğini ve Celine'i göremediğini itiraf eder. Celine o gün büyükannesi öldüğünden orada olmadığını açıklar.İlk filmden alıştığımız üzere, bu filmde de iki oyuncunun diyalogları ağırlıkta. Çok zekice ve zaman zaman mizah unsurları ile kaplanmış diyaloglar yine çok ilgi çekici. İnsan ilişkilerinin doğasına çok derin bir bakış atan yönetmen, yine çok başarılı bir iş çıkarmış. Filmin sonunda bu seferde bir muallak bırakılıyor, Jesse, Celine'in evindeyken uçağı kaçırıyor ama aşklarının devam edip etmiyeceğine dair bir işaret bırakılmıyor. 9 yıl, bir devam filmi için çok uzun bir zaman gibi görülse bile, film ilerledikçe yönetmenin neden bu kadar uzun bir süre beklediğini anlıyoruz. Yıllar geçmiş olsa da, büyü sürmüş ve karakterlerimizle birlikte diyaloglar da büyümüş, daha gerçekçi ve samimi bir hava yaratılmış. Kesinlikle, izlenmesi gereken, aşkı ve insan psikolojisini irdeleyen bir romatik-komedi, tavsiyemdir, iyi seyirler...


p.s: Film'in başrol oyuncularından Julie Delpy'i daha sonraları yönetmenlik koltuğuna oturmuştur. Ve ilk uzun metrajlı filmi, Paris'te İki Gün'de inanılmaz bir şekilde bu seriden etkilendiğini görüyorsunuz. Karakterler ve hikayeler aynı olmasada, işleniş biçimi ve diyalaog yoğunluğu birbirine çok yakın.

imdb puanı: 8.0

9.09.2009

Before Sunrise (Gün Doğmadan)


1995 yapımı bu film, ABD ve Avusturya ortak yapımı. Filmin yönetmenliğini ise Richard Linklater üstleniyor. Amerikan Bağımsız Sinemasının, genç ve başarılı isimlerinden biri olan Linklater, başarıyı büyük ölçüde bu filmle yakalamıştır. Before Sunrise'in ardından 9 yıl sonra aynı oyuncularla devam filmi çekilmiştir, (Before Sunset). Filmin oyuncu kadrosu ise şu isimlerden oluşuyor; Ethan Hawke ve Julie Delpy. Film, çoğunlukla bu iki oyuncunun diyalogları arasında geçiyor, diğer oyuncuların rolleri çok küçük. Görünüşte, basit bir yol hikayesi ve aşkı gibi gözüksede. Başarılı oyunculuklar ve zaman zaman felsefi ve zaman zaman eğlenceli olan diyaloglar filme inanılmaz bir hava katıyor. Fransız yüksek lisans öğrencisi Celine ile Amerikalı Jesse, Budapeşte- Viyana treninde tesadüfen tanışırlar. Kısa bir süre içerisinde kendilerini derin bir sohbetin içinde bulunan ikili, Jesse'ni teklifi üzerinde Viyana'da inerler ve bir gece geçirirler. Ertesi sabah Jesse'nin uçağı vardır ve otele verecek parası bile yoktur, bundan dolayı sabah gün ışığına kadar Viyana sokaklarında gezmek zorundadırlar. Geçirdikleri 14 saat boyunca, kimi zaman evreni, kimin zaman insanları kim zaman da eski ilişkilerini kritize ederler ve bir süre sonra birbirilerine aşık olurlar. Ertesi gün, tren istasyonunda 6ay sonra aynı yerde buluşmak üzere sözleşirler, fakat aşklarının romantizmini kaybetmemek için ne adreslerini ne de telefonlarını alırlar. 6ay sonra buluşup buluşmadıklarını, serinin 2.ci filmin de yönetmen cevaplıyor, en kısa zamanda 2.ci filmi de sizinle paylaşacağım, iyi seyirler...
imdb notu: 8.0

2.09.2009

Cinema Paradiso (Cennet Sineması)


İtalyan sinemasının 90'lı yıllar yapımlarını çok severim ve o yıllardan kalan 3 eser, her zaman benim için çok özel olmuştur. Bu eserler, daha önce sizinle paylaştığım Il Postino, Cinema Paradiso ve Mediterrano'dur. Bu üç filmde, sıcacık, duygusal ve Akdeniz'in tüm güzelleklerini anlatan filmlerdir. Cinema Paradiso'nun yönetmenliğini, Giuseppe Tornatore yapıyor. Yönetmenin diğer önemli eserleri ise; The Star Maker, 1900 Efsanesi ve Malena'dır. Ama yönetmen büyük ölçüde bu filmle, ismini tüm dünyaya duyurmuştur. Film, 1989 Cannes Film Festivalin'de Jüri Özel Ödülü'nü ve Yabancı Dilde En İyi Film Oscar'ını kazanmıştır.

Hikayemiz, sinema meraklısı, yaramaz çoçuk Salvotere'yi konu alıyor. Annesi ve kız kardeşi ile Güney İtalya'nın küçük bir kasabasında yaşayan Salvatore, gençlik yıllarında bu kasabadan ayrılmış ve şehre yerleşmiştir. Ünlü bir yönetmen olmuş, fakat kasabası ile tüm organik bağını yitirmiştir. Yıllar sonra bir dostun ölümünü öğrenen Salvatore, cenaze için kasabaya gitmeye hazırlanırken bir yandan da eski anılarını düşünmeye başlar. Ölen dostu Alfred'in onun için çok büyük bir önemi vardır, bir sinema salonunda makinist olarak çalışan Alfred, babasız Salvatore'ye hem babalık etmiş, hemde sinemanın tüm inceliklerini ona göstermiştir. Hayata dair de birçok öneride ve yardımda bulunmuş ve Salvotere'nin bugünlere gelmesinde büyük bir rol oynamıştır. Filmi, izlerken Sinema'nın nasıl bir mucize olduğunu ve insanları nasıl bir araya getirip nasıl aynı noktada birleştirdiğini göreceksiniz. Sinema, bir hayattır ve gelişimdir, insanları mutlu eder ve sosyalleştirir, işte Cennet Sineması bunların hepsidir.


Herkesin izlemesi gereken çok iyi bir İtalyan Sineması örneği, muhteşem görsel öğler, başarılı oyunculuklar ve tutkulu bir anlatım. Hepsi bu filmde mevcuttur, kesinlikle tavsiye ediyorum iki buçuk saatin nasıl geçtiğini anlamıyacak ve uzun bir süre etkisinden çıkamayacağınız bir film, iyi seyirler...

imdb notu: 8.4