Pages

29.10.2009

Interview With The Vampire (Vampirle Görüşme)

Vampir temalı filmler, oldum olası korku-gerilim tarzı filmlerin içinde en çok dikkatimi çeken ve en çok sevdiğim yapımlardır. Eğer bir Top5 yapmam gerekirse, olmazsa olmazlarım şu filmler olur;

1- Dracula ve Interview with Vampire
2- Nosferatu
3- Let the right one in
4- Shadows of the Vampire
5- Near Dark

İşte bu Top5 içinden, 1.ci sıraya efsane korku filmi Dracula ile birlikte koyduğum Interview with the Vampire filmini anlatacağım. Öncelikle, film bir roman uyarlaması ve kitabın yazarı Anne Rice, Dünya'nın en önemli Vampir araştırmacılarından ve yazarlarından biri. Bu da senaryoya, daha gerçekçi bir hava katmasına neden olmuş. Ayrıca filmin oyuncu kadrosu da çok güçlü. Brad Pitt, Tom Cruise, Kirsten Dunst, Antonio Banderas ve Christian Slater gibi isimleri bir arada izlemek filme inanılmaz bir hava katıyor.


Film, 200 yaşında bir vampirin başından geçen olayları ve hayat hikayesini anlatmak üzere bir gazeteciyle anlaşması ile başlıyor. Bu duygusal vampirin adı Louis'dir. 1800'lerin başların da New Orleans'da bir çiftliğe ve mutlu bir hayat sahip olan Louis'in hayatı karısının ve doğmamış bebeğinin ölümü ile birden değişir. Hayattan soğuyan ve ölümü bekleyen Louis'in, çağrılarını Lestat isimli bir vampir duyar ve Louis'i vampire dönüştürür. İlk başlarda bu karanlık hayat Louis'in hoşuna gitmiştir ama zamanla insancıl duyguları öne çıkar ve insan kanı içmekten vaz geçer. Fareler, tavuklar ve köpekler onun yeni yemleridir. Bir süre sonra, Louis'in duygusal haline şahit olan Lestat, ona arkadaş olması için küçük bir kızı vampire dönüştürür. Zamanla küçük vampir Claudia ve Louis arasında inanılmaz güçlü bir bağ oluşur ve Lestat'ı ortadan kaldırıp, türleri hakkında ki gizli cevapları bulmak üzere eski Dünya'ya yolculuğa çıkarlar.
Nerdeyse tüm Avrupa'yı gezen bu ikili hiçbir vampir izine rastlamazlar. Tam, vampir bulma umudlarını kaybetmişlerken Avrupa'nın en eski vampir klanların dan birinin lideri olan Armand ile tanışırlar. Ama bu klanla, tanışma Louis'in beklediği gibi olmaz ve ikilinin başlarına büyük sorunlar açılır.


Sinema, tarihinin en önemli vampir filmlerinden biri. Sıradışı hikayesi ve güçlü oyuncu kadrosu ile karşımıza çıkıyor. Geleneksel vampir inanışlarını ve ritüellerini yozlaştırmadan ve basitleştirmeden önümüze koyuyor. Her gerilim severin izlemesi gereken, bana göre şimdiden kültleşmiş bir vampir filmi. İyi seyirler...
imdb puanı: 7.4

27.10.2009

Doghouse



Doghouse'ı , blog sahibi bir arkadaşın tavsiyesi üzerine izledim ve açık konuşmak gerekirse pek tarzım olmamasına rağmen çok beğendim. Bu yıl itibarı ile Zombi temalı filmlere bir geri dönüş sözkonusu ve bu noktada karşımıza, Zombieland ile Doghouse çıkıyor. Zombieland'i daha izlemedim ama edindiğim bilgilere göre, Doghouse'dan daha başarılı bir bir yapımmış. Doghose' a geri dönersek, tipik bir B tipi film diyebiliriz. Düşük bütçeli bir film, ayrıntılar da hafif abartı söz konusu, ama bu absürdlük hiçbir şekilde sıkıcı bir hal almıyor. Filmin, diğer önemli noktası ise İngiliz yapımı olması. Daha önce İngiliz yapımı, bir korku-komedi izlememiştim (hatırladığım kadarıyla). Beklentilerimin düşük tuttuğum bu film, gerek komedi unsurları gereksede başarılı mekan tercihleri ile beklentilerimin üzerine çıktı.


Bir grup arkadaş, yeni boşanmış dostları Vince'in acısını biraz olsun unutması için yollara düşerler. Gitmek için seçtikleri kasaba, bir erkeğe dört kadının düştüğü Moodley kasabasıdır. Bütün amaçları, bütün gün bira içip, Mooodley'de ki kadınlara sarkmak olan bu grup, kasabaya gittiğin de hiç beklemedikleri olaylarla karşılaşırlar. Kasbada ki tüm kadınlar, bir virüs nedeni ile Zombiye dönüşmüş ve tüm erkekleri yok etmişlerdir. Bu azılı zombi kadınların yeni hedefleri ise, kasabaya gezmeye gelen Londra'lı kafadarlardır. İnanılmaz eğleceli ve komik bir film. Düşük bütçesine rağmen başarılı oyunculukları, başarılı mekan seçimi ve konusu ile dikkatleri üzerine topluyor. Korku-komedi tarzı seven arkadaşlar, zaman kaybetmeden filmi izlesinler, tavsiyemdir...


imdb puanı: 6.2

25.10.2009

La Mome (Kaldırım Serçesi)


La Mome, uzun zamandır izlemek istediğim ama sürekli izlemeyi ertelediğim bir filmdi. Gerek filmin çok uzun olması, gerek biyografik filmlerden çok hoşlanmamam ve gerekse de filmin birçok eleştirmenden eksik not alması, beni filmden uzaklaştırmıştı. Ama herşeye rağmen o büyülü sesi çok sevmem ve biraz olsun onun hayatı hakkında gizli kalmış birşeyleri öğrenirim diye başladım izlemeye.

Filmin yönetmenlğini Olivier Dahan üstleniyor. Başrollerde ise, Marion Cotillard, Sylvie Testud ve Gerard Depardieu var. Film, genel olarak Edith Piaf'ın kırklı yaşlarına değiniyor. Piaf'ın hayatında ki, çalkantılar, içki ve kullandığı yanlış ilaçların onu nasıl 45 yaşında iken, 70 yaşında gibi gösterdiğini görüyoruz. Şahsen, benim o sahnelerde içim parçalandı öyle mükemmel bir sese sahip olan bir insanının genç yaşta düştüğü durum içler acısıydı. Ayrıca filmde, Piaf'ın çocukluğuna ve gençliğine ait birçok detayda bulabilirsiniz. Ya da ünlü boksör Marcel Cerdan ile yaşadığı tutku dolu aşk. Piaf'ın hayatına ait bütün bu noktalar, çok detaylı bir şekilde anlatılmış. Fakat, geri dönüşler ve ileri atlamalar inanılmaz kafa karıştırıcı. Piaf'ın gençlik yıllarından bir sahne izlerken bir anda son günlerine aktaran bir sahneye gidebiliyoruz. Genç yönetmen parçaları birleştirmekte gerçekten zorlanmış ve bence iyi bir iş çıkartamamış. En zorlandığı noktalarda, muhteşem oyunculuğu ile Marion Cotillard yardımına koşmuş. Cotillard, belkide hayatı boyunca unutamayacağı bir oyunculuk ortaya koymuş ve Oscar'ı da kapmıştır.

Eksik ve gedikleri ile her ne kadar başarısız bir film gibi dursada, Edith Piaf'ın kalıplara sığmayan hayatı ve o dillere destan sesi birçok şeyi görmezden gelip, filmi bitirmemize neden oluyor. Son sahnede(Olympia Konserinde), söylediği ve benim en çok seviğim şarkısı, Non je ne regrette rien, bence Edith'in hayatını en iyi şekilde özetliyor...


'Hayır! Hiçbir şeyden!
Hayır! Pişman değilim hiçbir şeyden!
Ne bana yapılan iyilikten, ne de kötülükten...
Hepsi bir benim için!'

22.10.2009

Kanal-i-zasyon


Film 23 Ekim Cuma(yarın) vizyona girecek aslında ama filmin İstinye Park'ta yapılan galasına gitme şansım oldu ve izlenimlerimi sıcağı sıcağına yazabilme imkanı buldum.Değerlendirmelere başlamadan önce,Okan Bayülgen'in oyunculuğa dönmüş olması filmin bana göre en büyük artısı olmuştur diye belirtmek istiyorum.

Gala izlenimleri gibi magazinel muhabbetleri geçip filme dönersek;Kanal-i-zasyon'un yönetmenliğini,bir zamanlar Şahan Gökbakar'ın televizyonda yayınlanan skeçlerinin yönetmeni olarak tanıdığımız Alper Mestçi üstlenmiş.Alper Mestçi denince akla ilk gelen hep Şahan Gökbakar olmuştur ancak Kanal-i-zasyon'un Mestçi'nin ilk filmi olmadığını belirtelim.Mestçi, daha önce önüne hangi türe ait olduğunu belirten cinsten bir sıfat koyamayacağımız Musallat filminin de yönetmenliğini yapmıştı.Bu anlamda,Kanal-i-zasyon'u,yönetmenin ilk filmine nazaran çok daha fazla ciddiye alabiliriz diye düşünüyorum.Öte yandan,çoğu kişinin aksine ben Alper Mestçi'yi,Hüseyin Özcanla birlikte hazırladıkları,Milliyet'te çıkan "Serin Duruş" köşesinden tanıyorum.Köşede ünlülerin gaflarını ve mizah yazılarını paylaşıyorlardı ve gerçekten çok başarılılardı.Yani,kendi adıma,yazar Alper Mestçi yönetmen olanından daha başarılı diyebilirim.Kanal-i-zasyon'un yazım ekibinin içinde de olduğunu söyleyelim.

Filmin tek amacı günümüz televizyon programlarını "ti"ye almak ve televizyonculuk işinin ne kadar basitçe yapıldığını göstermek.Zaten Hakan Yılmaz'da filmin içindeki "Adam osurdu ve sen güldün.Öyle mi?" cümlesiyle filmin tüm niyetini belli ediyor.Okan Bayülgen'in projeyi kabul etmesini ve hatta benimsemesini de filmin niyetine bağlayabiliriz.Sonuç olarak Okan Bayülgen'de yıllarını bu tür programları eleştirmek için harcamadı mı?İşte Kanal-i-zasyon tam olarak böyle bir film.Komik mi?Çok komik sahneleri var gerçekten.Yaratıcı olabilmiş mi?Yeterince.Oyuncu kadrosu da gayet iyi.Okan Bayülgen,Rasim Öztekin,Erol Günaydın,Hakan Yılmaz gibi çok bilindik,yıldız oyuncular var filmde.Bir de Serhat Özcan var tabii RED derigisindeki yazılarıyla daha bir tanıdığımız,sevdiğimiz.Üstelik bu oyuncu kadrosunun yanında,bir o kadar ünlü konuk oyuncu kadrosu da var.Metin Uca'dan Ahmet Çakar'a,Medyum Memiş'den Hakkı Devrim'e kadar bir sürü isim daha...

Yazıyı böyle bitse çok güzel bir film olmuş gibi gözükecekti ama ne yazık ki herşey o kadar toz pembe değil.Film bu güzel yönlerinin dışında uzun bir skeç gibi olmuş adeta.Skeçten bir film gibi.Nedense,bir film olarak göremiyorsunuz hiç bir zaman ve Şahan Gökbakar'ın skeçlerinde yaşadığımız duyguyu hatırlayacak olursak:bir süre sonra,ne kadar komik olursa olsun sıkılıyorsunuz.Kanal-i-zasyon'da da böyle oldu.Herşey çok güzel giderken nasıl olur da insan sıkılır?Söyleyeyim,yaptıkları komedinin bir sonu yok ve espriler,karakterler çok karikatürize.Özellikle,sadece Okan Bayülgen filmin en büyükartısını ve eksisini yaratmış gözüküyor,yılalr sonra oyunculuğa dönüşüyle ve canlandırdığı İmdat karakteriyle.Fakat İmdat'a dönersek:o ne kadar karikatürize bir karakter öyle?İmdat'ın doğulu bir karakter olmasına ne gerek vardı?Bu da bir klişe değil midir?İmdat üstünden televizyon halleri,klişeleriyle dalga geçmek isterken dalga geçilecek duruma düşürmüş filmi Okan Bayülgen.Üstelik Okan Bayülgen'in doğulu aksanı yapamadığını,ağzında ne kadar iğreti durduğunu herkes biliyor.Hal böyle olunca,film gibi izleyemiyor izleyici perdeyi.Skeçler filmi olmuş.Siz yine de gidin izleyin derim.Akşam "Var Mısın,Yok Musun" izlemektense...

21.10.2009

Moon


Film Ekimi İzlenimleri


Moon; yönetmenliğini rock yıldızı David Bowie'nin oğlu Duncan Jones'un yaptığı, başrolünde Sam Rockwell'in oynadığı bir bilimkurgu filmi.Ayrıca seslendirmede de tanıdık bir ses olan Kevin Spacey'i duyuyoruz.Ne kadar lokalizasyon ve kurgu olarak bir science filmini çağrıştırsa da aslında dramı da yer yer hissediyorsunuz.


Sam Rockwell, Lunar adlı bir şirketin ihtiyaç duyulan tam donanımlı bir elemanı olan Sam Bell'i canlandırmaktadır.Sam'in 3 yılı doldurmasına artık 2 hafta kalmasıyla film başlamakta.Sam'in aynı şirkette çalışan bir eşi ve de kızı vardır.Onlarla video mesajlarıyla haberleşmekte ve artık içindeki özlem dayanılmaz bir hal alarak gitme arzusuyla yanıp tutuşmaktadır.Bu üstte yalnızlığını paylaştığı, bir insan değil sadece Gerty adında bir robottur.(Kevin Spacey'nin sesiyle)Bu robot Sam'in tüm günlük ihtiyaçlarını karşılayabilmekte ve Sam'in duygularına ''msn smile'' ları ile karşılık vererek bizi gülümsetmektedir.Bir gün bu astronot ayda keşif sırasında başka bir Sam Bell bularak filmin akışı değişir.Daha sonra anlayacağız ki aslında bir değil iki değil birçok Sam Bell klonları mevcuttur.Şirketin sıfırdan bir Sam Bell yetiştirmek yerine 3 yılda bir yeni bir klonla bu ihtiyaçlarını karşıladıklarını, vakti gelen klonu da bir kaza sonucu ortadan kaldırdıklarını ve ELISA ekibinin tamir diye gelip aslında ölen Sam'i ortadan kaldırmalarıyla bu döngüyü sürdürmektedirler.Sadece bir Sam dünyaya dönmeyi başarır ve tüm gerçekleri dünyaya anlatır.


Genel hatlarıyla anlattığım bu film bittiğinde kafanızda bazı sorular kalıyor.En keyifli yanının da cevaplarıyla kafanızı meşgul etmeniz olduğunu düşünüyorum.Güncel konuları da düşünmenizi sağlayacak, gerek klonlama ile ilgili, gerek astronotların zor şartlarını düşündüren; ayrıca Nasa'da ders programlarında yer almış izlenmesi gereken bir film olduğunu düşünüyorum.Yalnız çok yüksek beklentiler ile izlenmediğinde oldukça keyifle izleyebilirsiniz.iyi seyirler...


p.s: en büyük soru işaretim filmin sonlarına doğru yapılan bir video görüşmesinde kızının baba diye seslendiği gerçek Sam Bell'in olup olmadığı yorumlarınızı bekliyorum: )

20.10.2009

The Year My Parents Went On Vacation (Annemler Tatilde)

Annemler Tatilde'yi , son dönemlerde büyük bir gelişim gösteren Brezilya Sinemasından bir örnek olarak gösterilebiliriz. Yıllar önce dünyayı Pembe Diziler ile kasıp kavuran Brezilyalılar şimdi de Sinemaya el attılar. Cidade de Deus (Tanrı Kent) ile yakalanan Uluslararası başarı ardından gelen Carandiru ve en son Annemler Tatilde filmi. Bütün bu filmler, çoğu sinema otoritesinden olumlu notlar aldı

Sene 1970, Brezilya'da Askeri yönetimin gölgesinde yaşıyan bir ailenin zaman zaman hüzünlü zaman zaman eğlenceli hikayesine tanık olacağız. Daniel ve Bia siyasal suçlu olarak aranan ve kaçmak zorunda kalan genç bir çifttir. Oğulları Mauro'yu da yanlarına alarak Bele Horizente'den yola koyulurlar. Hedefleri, Mauro'yu, Sao Paolo'ya büyükbabasına bırakıp tekrar yola koyulmaktır. Küçük çoçuğu, Sao Paolo'da ki dedesinin yaşadığı Yahudi mahallesinde bırakıp giderler. Fakat, hesapta olmayan birşey gerçekleşir ve dede, Mauro gelmeden hemen önce hayatını kaybeder. Anne ve babasının tatile gittiğini düşünen Mauro, dedesinin evinde tek başına yaşamaya başlar. İlk başlarda Yahudi mahalle sakinleri tarafından pek sıcak karşılanmayan küçük çoçuk zamanla kendini sevdirir ve cemaatin bir bakıma koruması altına girer. Ona en büyük yardımı ise dedesinin kapı komşusu olan Shlomo gösterir. Brezilya yakın tarihte en çalkantılı günlerini yaşarken, Mauro eğlenceli Yahudi mahallesinde anne, babasının tatilden gelişini beklemektedir. Ayrıca, belkide bugüne kadar oynanmış en heyecanlı Dünya Kupası Meksika'da başlamıştır. Finalde, Brezilya, İtalya'yı 4-1 yener ve tüm Brezilya sevince boğulur, birtek Mauro bu başarıyı hüzünle karşılar...

Dram ile komedi unsurlarını çok güzel harmanlamış bir film. Genel hatları ile bana Emir Kustarica filmlerini hatırlattı. Filmde aklımda kalan en eğlenceli sahne, Yahudi mahallesinde yapılan maçta, küçük Mauro'nun golden sonra istavroz çıkarması ve arkasında oturan Haham'ın Mauro'nun kafasına geçirdiği tokat:) Son olarak filmin, müzikleri de çok eğleceli ve başarılı. Benim favorim, Chiribim Chiribom şarkısı...

imdb notu: 7.6

19.10.2009

Radio Days (Radyo Günleri)


1987 yapımı güzel bir Woody Allen filmi olan Radio Days, ayrıca yönetmenin çocukluk yıllarından esinlenerek perdeye aktardığı için ayrı bir önem taşıyor. New York, Rockaway Beach'de yaşayan bir ailenin gözünden, radyonun en popüler olduğu yıllara bir bakış atıyoruz. Allen filmde oynamamış olsa bile dış ses ile filme yine bolca mizah katıyor. 1940'larin kaotik ortamında, insanların en büyük zevki, görmedikleri ama seslerine en yakınlarından daha aşina oldukları radyo yıldızlarını dinlemektir. İşte Rockaway'de ki bu sevimli, fakir yahudi ailenin de en büyük zevki radyo dinlemektir. Evdeki herkesin zevki başkadır, anne sabah kahvaltı programları dinlerken, amca spor programlarını, teyze ise romantik şarkılar çalan programları dinlemektedir. Şuan nerdeyse unuttuğumuz ama eskiden evlerde ki tek eğlence aleti olan radyo'nun ve yıldızlarının zaman zaman eğleceli, zaman zaman hafif hüzünlü hallerine şahit oluyoruz. Filmde aklımdan çıkmayan ve çok beğendiğim 2 sahne var. Biri, Haham'ın küçük çocuklara kurulcak İsrail Devleti için para toplatması ve küçük Joe'nun parayı kafasına göre harcaması:) Diğeride, spor spikerinin bir beyzbol oyuncusunu anlatışı. Sırayla, bacağını, kolunu, gözünü ve en sonunda hayatını kaybeden sporcunun, öbür dünyada inatla beyzbola devam etmesi:) Herzamanki gibi eğlenceli ve kaliteli bir Allen yapımı, tavsiye ederim...
imdb puanı: 7.5

17.10.2009

Billy Elliot

'BİR İŞÇİ SINIFI GÜZELLEMESİ'

Sene 1984,İngiltere'de Margaret Thatcher ikinci kez hükümeti kurmaya hak kazanmış fakat ortalık henüz yatışmamış aksine daha da hareketlenmiştir.Thatcher 1979'da İşçi Partisi'nden hükümeti devralmış ve ilk günden beri İngiltere'yi ekonomide ve uluslararası arenada eski günlerine getirmeyi amaçlamaktadır.O dönem tüm dünyada tekrar etkisini hissettiren liberalizm rüzgarının da etkisiyle,ekonomide devletin rolünün azaltılacağını savunmuş fakat uyguladığı politikalar liberalizmin vaadettiği gibi tam istihdamla sonuçlanmamış aksine işsizlik İşçi Partisi dönemindekinin iki katına kadar yükselmiştir.Üstelik,sanayideki gerileme de Thatcher'ın söylediklerinin gerçekleşmediğinin açık bir göstergesi gibidir.Fakat 83 seçimlerinde tüm olumsuzluklara rağmen savaşlar ve krizlerden mevcut iktidarların beslendiği adeta ispatlanmış ve Arjantin cuntasının Falkland adalarını işgal etmesiyle İngilizlerin adayı geri almasının arasında neredeyse bir zaman farklılığı olmamasına rağmen,bir "savaşcık" çıkmıştı.Tahmin edilebileceği gibi,halk tüm olumsuzluklara rağmen kenetlenmişti,bu kriz ve savaş ortamından daThatcher yeniden hükümet kurma göreviyle çıkıyordu.

Thatcher nasılsa her mağlubiyetten galibiyetle ayrılmasını biliyordu fakat ona karşı tepkiler de dinmiş değildi.1984 senesi İngiliz sendikacılık hareketinin belki de en etkili olduğu seneydi.Bunlardan en önemlisi de Milli Madenciler Sendikası'nın bir seneyi bulan greviydi.İşçiler greve uzun süre devam etseler de istediklerini elde edemiyorlardı çünkü Thatcher bu grevden hemen önce kömür stoklamıştı...Hiç bir şey elde edilemeden sonlanmıştı grev.İngiltere'nin kuzeyinde,insanların potansiyel birer maden işçisi olarak doğduğu Durham kentinde ve her anlamda bu çizginin dışına çıkmaya çalışan Billy Elliot'ın evinde aynı hüzün vardı...

Uzun sayılabilecek bir girişin ardından filme gelirsek;Billy'nin babası ve abisi sendikada aktif olarak yer almaktadırlar ve kaderlerine boyun eğmeyi reddetmektedirler.Bu uğurda gerek grev kırıcılarla gerekse de polislerle sürekli çatışma halindedirler.Billy'nin hayatı ise o kadar karışık ve tehlikeli değildir.O,gününün çoğunu yaşlı ve biraz da arızalı "büyük anne"siyle ilgilenerek geçirmektedir ve okula gitmektedir.Haftada bir günde boks kursuna gider.Babasının arttırdıklarıyla...Fakat onun hayatı boks kursu almaya gittiği spor salonunda gördüğü bale dersleriyle değişecektir.Gizli gizli bale yapmaya başlar.Çünkü,babası da abisi de onun kendileri gibi güçlü olmasının ancak boksla gerçekleşebileceğini düşünürler.Bu onlarda bir güdülenme gibidir.Üretimin sürekli hale gelmesi için,aksamaması için,işçilerin sağlıklı ve güçlü olmaları gerekir.Kaderlerine karşı çıkan bir baba-oğul bile iç güdüsel olarak ailenin en genç ferdini dövüş sporlarına sevk etmektedir.Öyle ya,Billy'de er ya da geç yerin altına inecektir.Öyleyse gerçek bir işçi gibi "güçlü" olmalıdır.Ancak Billy'nin aklı ne bokstadır ne de maden işçiliğinde.O kendini sadece dans ederken iyi hisseder.Geleneklerden haberi bile yoktur.Tek istediği dans etmektir.

Stephen Daldry'nin ilk filmi Billy Elliot.Bir ilk film olarak çok başarılı olduğunu söyleyebiliriz.Özellikle bir şeyler anlatma derdinde olan çoğu filmin başaramadığı,hikayeyle gerçeğin uyumu,bir birlerinin önüne geçmemeleri ve ikisininde ağırlığını hissetirmeleri övgüye değer.Bana kalırsa filmin sanatsal açıdan en başarılı olduğu yan da bu.Bir yandan Billy'nin hikayesi anlatılırken,fondaki Durham'da da İngiltere tarihinin en önemli grevi gerçekleşiyor ve Billy tabii ki bu gerçekten etkilenmeden devam edemiyor hayatına.Yani,içinde bulunulan durumun kişinin hayatına etkisi söz konusu.Bunu başarıyla gerçekleştirebilen film sayısı gerçekten az.Ayrıca,İngiliz aile yapısına,genel olarak alt sınıfların yaşayışına,eş cinselliğe bakışıyla da dikkat çekiyor Daldry.2000 yapımı bu film daha sonraki yıllar "London to Brighton","Breakfast on Pluto","Somers Town" ve "The Cottage" gibi Ada sinemasından farklı,başarılı deneysel filmler izleyeceğimizin habercisi gibi gözüküyor.Başyapıt olmasa bile,Ada sinemasında gerçek ve hayal ikilisini aynı anda tattırabilen,başarılı bir yapım olarak göze çarpıyor.

16.10.2009

Anna Ahmatova ve Romantizim...


Asıl adı Anna Andreyevna Gorenko'dur. Dünya üzerinde tüm şairler çok acı çekmişlerdir. Ama belkide o bu acıyı en çok hissedenlerdir. Rusya'nın bugün bile hala en önemli romantik şairlerinden biri olarak gösterilmektedir. Stalin, tarafından 'kapitalist fahişe' ilan edilen Ahmatova'nın şiirleri de yıllarca yasaklanmıştır. İşte o güzel şiirlerinden iki örnek;

1914
Daha az girebilirdin düşlerime
Nasılsa sık sık buluşuyoruz
Ama yalnız karanlığın tapınağından sen
Hüzünlü, heyecanlı ve sevecensin
Bir de orda ne adımı şaşırıyorsun
Ne de burda yaptığın gibi
Göğüs geçiriyorsun.


Esin Perisi

Geceleyin beklerken gelişini onun
Yaşamın pamuk ipliğine bağlı sanki
Gençlik, şan, özgürlük nedir ki
Karşısında o güzeller güzeli konuğun

Geliyor kavalıyla, kaldırıp peçesini
Ve takılıp kalıyor gözlerine gözlerim
'Sen miydin' diyorum Cehennem Sayfalarını
Yazdıran Dante'ye? Yanıtlıyor: 'Bendim'

15.10.2009

Into The Wild


Sean Penn'in gerçek bir hayat hikayesini konu alan, into the wild filmi, geçen yıl içinde en çok dikkat çeken bağımsız yapımlardan biri olmuştur. Bana göre, Sean Penn, Christopher McCandless'ın hayatını sinemaya o kadar güzel aktarmıştır ki, oyunculuğunu yanında ne kadar iyi bir yönetmen olduğunu herkese göstermiştir. Christopher, üniversiteden yeni mezun olmuş ve ailesinin büyük beklenti içinde bulunduğu bir gençtir. Ama o hayatı, kariyer peşinde, sıkıcı işlerde veya mesleki kaygılarla geçirmek istememektedir. Harvard'da Hukuk okumayı ve de ailesinin ona yeni bir araba alma teklifini elinin tersi ile iter. Kimseye bişey söylemeden ve yanına kimlik dahi almadan kendini yollara vurur. Film 4 chapter 'dan oluşuyor; doğum, ergenlik, adam olmak ve bilgelik. İlk bölümden itibaren, yollarda birçok arkadaşlık kuran Christopher adını da değiştirir, o artık Alexander Supertramp(Süperberduş)'dır. Süperberduş'un en büyük hayali ise gerekli malzemeleri tamamlayıp en son durağı olan Alaska'ya ulaşmaktır. Filmde çoğunlukla, zaman kavramı içi içe geçmiş durumda. Bir yandan chapterlar gösterilirken, bir yandan da Alex'in çocukluğuna ve ailesi ile olan ilişkilerine şahit oluyoruz. Dış sesleri, genellikle kız kardeşi seslendiriyor. Bu sahneleri izlerken neden Alex'in herşeyi bırakıp dünyayı keşfetmeye çıktığını görüyoruz. O ebeveynlerinin didişmelerinden bıkmış ve mutluluğun ve hayatın paylaştıkça, keşfettikçe daha güzel olabilceğine kanaat getirmiştir. Bir bakıma, modern zaman keşişine dönen Alex, insancıl tüm zaaflarından neredeyse kurtulmuş ve samimi duruşu ile birçok insanın sevgisini kazanmıştır. Seyahati boyunca, hayatta yapabileceği tüm deneyimleri yaşamıştır. Kano ile Meksika'ya gitmek, buğday biçerdöveri kullanıcısı olmak, hippi kampında yaşamak ve deri kemer işlemeyi öğrenmek vs... Bu aktiviteleri yaparken , yollarda otostop çekerken veya Alaska'nın ortasında karlar içinde bir minübüs içinde soğuktan titrerken bile birtek şeyden vazgeçmez. O da yazmak ve okumaktır. Hayatı, kalıplara sığmadan yaşamış bir adamın kimi zaman hazin kimi zaman eğlenceli bir öyküsü. Modern zamanda, vahşi doğada yaşanmış gerçek bir yaşam, uzun zamandır bir filmin sonu beni bu kadar etkilememişti. İzlerken, uzun olmasına rağmen hiç sıkılmayacağınız bir film. İyi seyirler...
imdb puanı: 8.2